Akıl ve Nakil – İskilipli Âtıf Efendi

Akıl: Sair hayvanâttan insanın mâ-bihi’l-imtiyazı[1] olan garîzeye[2] ıtlak olunduğu gibi o garîze sebebiyle hâsıl olan ulûm ve maarife de ıtlak olunur.

Nakil: Mucizât ile müeyyet olan Rasûlullâh’ın (sav) haberidir ki ona şer’ denir.

Beşerin vâsıta-ı ilim ve irfanı havâs, akıl ve nükûl-ı sahîhadır. Onun için ispat-ı metâlipte havas ile edille-i akliyye ve nakliyyeye müracaat olunur.

Delil, lügatte mürşit ve mâ-bihi’l-irşâd manâsında olup ıstılahta, kendisinde nazar-ı sahih icrasıyla suret-i sâlimânede teemmül ve tefekkür ile matlûb-ı haberîye, ilim veya zan husûlüne îsâl[3] eden şeydir. Delil, ihtiva eylediği mukaddimâtın meâhizi itibariyle aklî ve naklî kısımlara inkısam eder.

Aklın hükmüyle matluba îsâl eden delile aklî denir. Binanın baniye, âlemin sâni’e[4] delaleti gibi. Naklin hükmüyle matluba delalet eyleyen delile de naklî denir. Mesela: Emr-i ilâhîyi terk eden asidir. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’de “أَفَعَصَيْتَ أَمْرِى”[5] buyurulmuştur. Her asi müstahakk-ı ikâbdır. Zira “وَمَنْ يَعْصِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ”[6] buyurulmuştur. Nusûs-u mezkûre muktezasında delil-i mezkûr emr-i ilâhîyi terk eden kimsenin müstahakk-ı ikâb olduğunu intâc[7] eder. Delîl-i aklî ve naklîden bazıları ilm-i katî, bazıları da zan ifade eder. Kelâmiyyûna göre delil, yakînâta münhasır olup zanniyyâta ıtlak olunmaz. Usulîyyûn ile mantıkiyyûn ikisine de delil ıtlak ederler.

Ehl-i hakka göre akıl –şer’ gibi– hücec-i ilâhîyyedendir. Şer’ vürut etmeksizin ukûl ile vukuf mümkün olup da şer’in mevkufun-aleyhi olan metâlipte akıl ile istidlâl vacip olur.

Aklın hücec-i ilâhiyyeden olduğuna delâil-i kesîre ile istidlâl olunur:

“إِنِّى أَرَىٰكَ وَقَوْمَكَ فِى ضَلَٰلٍ مُّبِينٍ”[8] nazm-ı celîli ile İbrahim aleyhisselâm’dan ihbar buyurulduğu üzere müşarünileyh hazretleri babasıyla kavmine hitaben “Dalâlette olduğunuz bana vahyolundu” demeyip de “esnâmı[9] ilâhe ittihaz etmekte sizi dalâlde görüyorum” buyurmuş olması aklın mürşit ve hüccet olduğuna vazıh bir delildir.

İbrahim aleyhiselâm’ın nücûm ile Hâlık Tealâ’nın vücuduna istidlâl ederek bu vâsıta ile Rabbisine marifet hâsıl etmiş olduğu ihbar buyurulduktan sonra “وَتِلْكَ حُجَّتُنَٓا اٰتَيْنَاهَٓا اِبْرٰه۪يمَ عَلٰى قَوْمِه۪”[10] nazm-ı mübîni ile tarz-ı mezkûr üzere vuku bulan istidlâl aklının –min tarafillâh– İbrahim aleyhisselâm’a bahşolunmuş bir hüccet olduğu beyan olunmaktadır.

Ehl-i küfrün cümlesini din-i hak din-i İslâm’a davet etmek şer’an vaciptir. Hâlbuki bunlardan Dehriyye, Muattıla ve Mâddiyyûn kıdem-i âlem, ta’tîl-i Sâni’ itikadında bulundukları için delâil-i nakliyye ile onlara münazara ve müdafaa da bulunmak makul olmaz. Zira peygamberleri irsal, kitapları inzal eden Sâni’-i kâinatın vücudunu inkâr eyledikleri için resul ile tenzil ile istidlâl ve ikame-i hüccet hiçbir fâide intâc edemeyeceğinden bunlara karşı nakil ile değil, ancak akıl ile ikame-i hüccet etmek lazım ve vacip olur.

Binâenaleyh delâil-i mezkûre ile aklın hücec-i ilâhiyyeden bir hüccet olduğu sabit olur. Onun için ehl-i hak âlemin hudûsu, Sâni’-i Teâla’nın vücut ve vahdaniyeti gibi mesâili ispatta ve Muattıla, Dehriyye, Maddiyûnu ilzamda delâil-i akliyyeye temessük ve istinat etmişlerdir. Kavmine hücec-i akliyye ile pek çok ikame-i hüccet eylediği için İbrahim aleyhisselâma “Ebu’l-Hücce” namı verilmiştir.

“قَالَتْ رُسُلُهُمْ أَفِى ٱللَّهِ شَكٌّ فَاطِرِ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ – Resulleri onlara, yani ümmetlerine dediler ki ”Semâvât ve arzın hâlıkı olan Allah’ta şek olabilir mi?”[11] nazm-ı celili ile beyan buyurulduğu üzere sair rusül-i kiram hazerâtı da ümmetlerine karşı ispat-ı Sâni’de delâil-i akliyyeye müracaat etmişlerdir. Mesâil-i mezkûreyi ispatta aklın müstakillen hüccet olduğu sabit olunca hücec-i şer’iyye ile amel vacip olduğu gibi nazar-ı akıl ile idrak olunup da şer’in mevkufun-aleyhi olan mesâilde akıl ile de amel vacip olur. Onun için efâhim-i müçtehidin-i kiramdan İmâm-ı Azâm Hazretleri “nefsini, semâvât ve arzı ve sair mahlûkatı gördüğü için hiçbir kimse hâlıkına cehilde mazur olunamaz” ve “Allah-u Teâlâ peygamber göndermemiş olsaydı insanlara mücerret akıllarıyla marifetullâh vacip olurdu” buyurmuşlardır. Şu hâlde marifet-i Hâlık’ta cehil özür olmadığı gibi usul-ı itikâdiyyede mücerret aklın kifayeti hesabıyla bu hususa dair içtihatta hata da şer’an özür sayılmaz. Onun için usul-ı mezkûrede hatanın küfür veya dalâlet olduğunda ulema ittifak etmişlerdir.

Ahkâm ve Hakâik-i Dîniyye’nin Cümlesini Marifette Aklın Adem-i Kifayeti

Evvelki makalede beyan olunduğu üzere akıl, hücec-i ilâhiyyeden bir hüccet ise de Resul-i Ekrem ve enbiya-ı izam hazerâtının mesâlih-i dünyeviyye ve umûr-ı uhreviyyeye dair min-tarafillâh[12] getirmiş oldukları ahkâm ve hakâik-i dîniyyenin cümlesini marifette gayr-i kâfidir. Çünkü ahkâm ve hakâik-i dînyyeden bir kısmının delâil-i aklîyye ile ne ispatı, ne de nefyi mümteni olmakla beraber beyanat ve irşâdât-ı şer’î olmaksızın mücerret taakkul ve tefekkür ile idrak olunamaz.

Mesela haşr, neşr, sevap, ikâb, cennet, cehennem ve bunların tafsil-i ahvâli ile ibadâtın keyfiyeti, şerâit-i cevazı, evkâtı[13], rekâtının adedi, zekâtın, hududun, keffârâtın mekâdiri bu kısımdandır.

Çünkü ahkâm ve hakâik-i mezkûre saha-i his ve akıl haricinde olduğu cihetle akıl ve his ile bunları marifet mümkün olmayıp ancak mucizât ile müeyyet olan haber-i sadıkla malum ve sabit olur. Binâenaleyh ahkâm ve hakâik-i mezkûre yalnız nakil ve şer’ ile sabit olup akıl ancak imkânını idrak eder. Onun için bu nevi ahkâmda şer’-i şerîf asıl ve esastır.

Ahkâm ve hakâik-i dîniyyeden diğer bir kısmı mücerret taakkul ve nazar-ı sahîh ile idrak olunur ki bu da iki kısım olup bir kısmında akıl, katiyyet ve yakîn ifade eder. Meselâ: Âlemin hudûsu, Sâni’-i Tealâ’nın vücut, kudret, ilim ve idaresi şer’-i şerîf vürut etmeksizin vücudu akıl ile yakînen sabit olan sair hakâik hep bu kısımdandır.

Şu kadar ki şer’-i şerîf vürut eyledikten sonra hakâik-i mezkûrenin hakikatini beyanla aklı teyit ve tevsik eder, vahye müstenit edille-i sem’îyyeden me’huz ve onunla müeyyet olduğu için hakâik-i mezkûre şer’an da muteber ve mutemettir.

İkinci kısım: Teemmül ve tefekkür ile idrak olunabilmek imkânı bulunmakla beraber vücudu nazar-ı akıl ile yakînen sabit olmaz.

Rü’yetullah ve halk-ı a’râz ve ef’âlde Hâlık Tealâ’nın infiradı gibi mesâil ile şeriat kabilinden olan ekser-i ahkâm ve hakâik-i dîniyye bu kısımdandır. Çünkü yakîniyyât-ı akliyye cümlesinden olmadığı için mesâil-i mezkûrenin sübutu şer’-i şerîfin vüruduna mütevakkıftır. Binaenaleyh enbiya-ı izam hazerâtının getirmiş oldukları ahkâm ve hakâik-i dîniyyeden bazıları akıl ile müstakillen idrak olunursa da cümlesini marifette aklın gayr-i kâfi olduğu tezahür etmiş olur.

Esasen akl-ı beşer haddizatında zayıf, aciz ve şevâib-i vehim ile methaldar olduğundan şübuhat-ı kesîreye maruz bulunduğu ve ale’t-tafsîl cüz’iyyât-ı mesâlihi marifetten kasır ve ekser-i nâsa nazaran külliyyât-ı mesâlihi idrakten âciz olduğu için her hususça şayan-ı itimat olunamaz. Onun içindir ki Hâlık Teâlâ Hazretleri enbiya-ı kiramı irsal ile umûr-ı dîniyye ve dünyevîlerinde nâsın muhtaç oldukları ahkâm ve hakâiki tebliğ ve taallüm ederek hakka irşat buyurmuşlardır.

İlave olmak üzere şunu da beyan edelim ki: Akıl sırat-ı müstakime hidayette gayr-i kâfidir. Çünkü akıl, hitâbât-ı şâri’i, mesâlih-ı din ve dünyayı marifet için alet olduğundan tevfik-i Samedânî’ye mazhar olmadıkça husûl-ı marifet-i hidayette kifayet etmez. Zira alet haddizatında aciz olduğundan failin muaveneti olmadıkça matlup olan fiili vücuda getiremez. Binâenaleyh mükellefine ahkâm-ı şer’iyyeyi icap, ibâdı[14] sırat-ı müstakime hidayet eyleyen akıl değil, ancak akıl vasıtasıyla Allah-u Teâlâ hazretleridir. Onun için erbab-ı akıl ve zekâdan inayet-i ilâhiyye ve tevfîkât-ı Samedâniyye’den mahrum olanlar da mücerret akılları ve zekâlarıyla tarik-ı hakkı, sebîl-i reşâdı bulamayıp dalâl ve hüsranda kalarak mahıv ve helâk olmuş ve oluyorlar.

Akıl ile Naklin Tesâdümüne[15] Dair Mesâlik

İlk nazarda makul ile menkul arasında görülen tesâdümü hal için ulema üç fırkaya ayrılmıştır.

Birinci fırka: Makule nasb-ı nazar edip menkule iltifat etmiyorlar. Şer’-i şerîfte akıllarına muvafık bir şeyi işitip görürlerse kabul ediyorlar. Akıllarına muhalif bir şey mesmu’ları[16] olduğu takdirde “bu avam-ı nâsın fikirlerine münasip tarzda enbiyanın tasvirâtı olduğunu ve onların avam-ı nâs derecesine tenezzülleri vacip olup bazen hilâf-ı vakiyi zikre muhtaç olduklarını” za’m ediyorlar. Makulâtlarına muvafık olmayan menkul-ı sahihe-i şer’iyyeyi vaz’ eyledikleri desâtîr-i fâsideye[17] hamlediyorlar.

Bu fırka akliyyâtta ğulüv ve ifratları neticesi olmak üzere enbiya-ı izam hazerâtını sarahaten tekzip eyledikleri için irtikâb-ı küfür etmiş oluyorlar.

Felâsife, Bâtıniyye, Gulât-ı Sûfiyye bu fırkanın erkânındandır. Sikâttan menkul olan nükûl-u sahihe-i şer’iyyeyi ret ve inkâr edenler de bunlara mülhaktır. “بَلْ كَذَّبُواْ بِمَا لَمْ يُحِيطُواْ بِعِلْمِهِ”[18] nazm-ı celîlinin müfâdınca[19] bu fırka erbabı ahbâr ve nusûs-ı enbiyayı bihakkın tedebbür ve mazmunlarını idrak ve ihata edemedikleri veyahut nâsı idlâl maksad-ı mefsedet-kârânesinde bulundukları için enbiyayı tekzip ve onlara iftiraya mücâseret ediyorlar.

Her asırda bu mesleğe sülûk edenler eksik olmadığı gibi maalesef asr-ı âhirde, zamanımızda ehl-i İslâm arasında meslek-i mezkûrun taraftarânı kesretle görülmektedir. Kimi akıllarına muvafık olmayan nusûs-u şer’iyyeyi ret ve inkâr ediyor, kimi dâ’i-i tevil bir karine-i kaviyye ve bir delil-i aklî-i katî bulunduğu hâlde arzularına muvafık şekilde tevil ediyor. Kimi de hevâ-ı nefsanilerine, sefahatlerine muvafık olmadığı için ahkâm-ı şer’iyyeyi medeniyete ve sefahat-i ictimâiyyelerine mâni görüp akıllarına uygun ve garazlarına muvafık olan şeylerin dinden olduğunu kabul ile muvafık olmayan ahkâm ve esâsât-ı dîniyyeyi ret ve inkâr ediyorlar. Bu suretle ehl-i İslâm’ı idlâl ve ifsada sa’y ediyorlar.

Hâlbuki ikinci makalede beyan olduğu üzere müstakillen akıl ile idrak olunamayan ve hakikatine akl-ı beşer ermeyen pek çok umur-u dîniyye ve mesâlih-ı dünyevîyye vardır ki onları idrakte ukûl-u beşer irşâdât-ı şâri’e müftekir[20] olduğundan şerâi’-i enbiyaya ihtiyac-ı katî bulunduğunu derk ve teyakkun edemiyorlar. Ve binaenaleyh herkesin aklına uygun ve menâfi’ine muvafık olan her şeyin din-i celil-i İslâm’ın ve akl-ı selimin ahkâmına tevafuk edemeyeceğini anlamıyorlar yahut anlamak istemiyorlar. Esasen bu taifenin küfür ve dalâllerinden içtinap etmek erbab-ı imandan her ferde vacip olduktan başka bunların mazarrat ve mefsedetlerini ref’ ve izaleye sa’y etmek hâline göre herkese lâzım ve vaciptir.

İkinci fırka: Menkule nasb-ı nazar edip makule atf-ı ehemmiyet etmiyorlar. Mucizât ile müeyyet olan Resul-i Ekrem Efendimizden nükûl-ı sahîha ile menkulâtı kâmilen tasdik ve kabul ediyorlar. Zevahir-i nükûlde tenakus müşahede olunup da tevili teklif olunduğu takdirde tevilden imtina edip “Allah-u Teâlâ Hazretleri her şeye kadirdir, biz murâdullâhın hakikatine vâkıf olamayız” diyorlar.

Fırka-ı mezkûre tevilât muhâtarâtından[21] kurtulmak için nazarlarını nükûl-ı sahîhanın zevahirine kasredip ondan mefhum ve malum olan mana ile iktifa ve kanaat ediyorlar. Makulâta iltifat ve bu hususta sırf zihnetmedikleri için saha-ı cehle tenzil ederek ona rıza gösteriyorlar. İşte bunların başlıca kusurları budur. Bu mezhebe salik olan taifeye “Zâhiriyye” tesmiye olunur ki reisleri Davud-u Zâhirî’dir.

Akıl ile Nakli Telfîk Kanunu

Bundan evvelki makalede akıl ile naklin tesâdümüne dair mesâlikten birinci ile ikinci meslekler beyan edilmiş idi. Bu makalede de üçüncü ve dördüncü meslekler beyan olunduktan sonra akıl ile nakli telfîk kanunundan bahsedeceğiz.

Üçüncü meslek erbabı makul ile menkulden her birini asıl mühim ittihaz edip tesâdüm ettikleri yerlerde aralarını cem ve telfîk ediyorlar. Şer’ ile akıl hücec-i ilâhiyyeden olduğu için mukteza-ı şer’i kabul ettikleri gibi akl-ı selimin muktezasını da kabul ediyorlar. Ve “aklı tekzip, şer’in tekzibini müstelzimdir. Zira şer’in sıdkı delil-i aklî ile bilinir. Delil-i aklînin sıdkı takarrür etmedikçe ne nebi ile mütenebbînin[22], ne de sadık ile kâzibin beynini tefrik mümkün olamaz. Esasen şer’-i şerîf akıl ile sabit olduğu halde şer’ ile akıl nasıl tekzip olunabilir” diyorlar.

İmam Gazzâlî merhumun reyine göre bu meslek erbabı fırka-ı mutavassıta ve muhikkadır[23]. Fakat bunlar gayet güç bir mesleğe sülûk etmişlerdir. Zira bazı umurda makul ile menkul beynini telfîk kolay ise de ekser-i makamda asîrdir[24]. Evet, Ulûm-ı akliyye ile şer’iyyede mümarese ve maharet-i kâmilesi bulunan bir âlim, dini ekser-i umurda makul ile menkul beynini tevilât-ı karîbe ile telfîke muktedir olursa da onun için de evâil-i suverdeki hurûf-ı mukatta gibi aklen vech-i tevili asla idrak olunamayan mevazi’de[25] tevilât-ı baîdeye ıztırar hâsıl olur. Bu iki nevi eşkâle maruz kalmayacaklarını zannedenlerin ya muhâlât-ı nazariyyeyi marifetten kasır veyahut mütalaa-ı ahbâr ve ehâdîsten mahrum olanlardır.

Dördüncü bir meslek daha vardır ki: Ayât-ı Kur’âniyye’nin nâtık olduğu sünnet-i sahîhanın beyan eylediği ve sahabe-i kiram ile tabiinden ibaret olan selef-i ümmetin kabul ettikleri mesâil-i dîniyyede kitâbullah ile sünnet-i Rasûllullâh’ın zahirini ihtiyar ve itikat ve selef-i ümmetin akidesini kemâl kuvvetle ahz u kabul edip usul-ı akliyyeye muvafakat ve muhalefetine mübâlât ve itibar etmemektir. Bu meslek erbabı delil-i aklîden mesâil-i itikadiyye istifade etmek için değil de mücerret ret ve ilzam-i husûm ve ziyade-i itminan için ona itibar ve iltifat ederler ki bu meslek erbabı kudemâ-ı Ehl-i Sünnet’tir.

Bir şeyin sübut ve tahakkümüne berâhîn-i akliyye-i katiyye kaim olduktan sonra zevahiri onun hilafını iş’âr eden edille-i nakliyyeye tesadüf olunduğu takdirde bu hususta aklen dört ihtimâl bulunur:

Akıl ile naklin muktezası tasdik olunmak ihtimalidir ki: Nâkızının tasdikini istilzam eylediği için muhal ve bâtıldır.

İkisinin muktezası ret ve iptal olunmak ihtimalidir ki: Nâkızının tekzibini müstelzim olduğu cihetle bu da muhaldir.

Zevahir-i nakliyye tasdik olunup berâhîn-i akliyye-i katiyye tekzip edilmek ihtimâlidir ki: Usul-ı din ve şer’in sıdk ve sübutu akıl ile ispat olunduğu cihetle nakli tashih için aklı tekzip etmek naklin tekzibini istilzam eylediği cihetle bu ihtimal de bâtıldır.

Maruzat-ı sâlife ile ihtimâlât-ı mezkûrenin butlanı tahkik eylendiğinden bu makamda yalnız dördüncü bir ihtimal kalmış olur ki o da delâil-i akliyye-i katiyyenin müfâd[26] ve muktezası tasdik olunup bu hususa dair olan delâil-i nakliyye eğer sahih ise zevahiri murad-ı Şâri’ olmadığına hüküm olunur, sahih değilse ret ve inkâr olunur.

Ulema-ı kelâmiyyenin akıl ile nakli telfîk hususunda şayan-ı vüsûk[27] ve itimat olan kanunları işte budur.

Latinize: Utku Kaplan


[1] Kendisi ile imtiyaz kazanılan şeyi

[2] İçgüdü, sezgi

[3] Ulaştıran

[4] Yaratıcıya

[5] “Yoksa emrime isyan mı ettin?” [Tâhâ, 93]

[6] “Kim de Allah’a ve peygamberine itaatsizlik eder ve sınırlarını aşarsa Allah onu, devamlı kalacağı bir ateşe sokar, onun için alçaltıcı bir azap vardır.” [Nisâ, 14]

[7] Sonucunu çıkarır

[8] “İbrâhim, babası Âzer’e, “Putları tanrılar mı sayıyorsun? Doğrusu ben seni de kavmini de apaçık bir sapkınlık içinde görüyorum” demişti.”[En’am, 74]

[9] Putları

[10] “İşte bunlar, kavmine karşı İbrâhim’e verdiğimiz delillerimizdir. Biz dilediğimiz kimselerin derecelerini yükseltiriz. Şüphesiz ki senin rabbin hikmet sahibidir, her şeyi bilmektedir.” [En’am, 83]

[11] İbrâhîm, 10

[12] Allâh tarafından

[13] Vakitleri

[14] Kulları

[15] Karşı karşıya gelme, çatışma

[16] İşittiklerinde

[17] Bozuk düsturlar

[18] “İşin gerçeği şu ki onlar, mahiyetini bilemedikleri ve henüz kendilerine yorumu yapılmamış olan şeyi yalanladılar. Onlardan öncekiler de işte böyle yalan saymışlardı; ama bak zalimlerin sonu nice oldu!” [Yûnus, 39]

[19] İfade ettiği manasınca

[20] Muhtaç

[21] Tehlikelerinden

[22] Peygamber olmayıp peygamberlik iddia eden kimse

[23] Gerçeği gösterendir

[24] Zordur

[25] Yerlerde

[26] İfade ettiği manası

[27] Güven


Posted

in

by

Tags:

Comments

Yorum