Hamd, güzel isimleri olan Allah’a mahsustur. Salât ve selam en yüce maksat sahibi Muhammed’e (sallallâhualeyhivesellem) olsun.
Bu risale Allah Teâlâ’nın isimlerinin tevkifi veya kıyasi olmasının beyanı hakkındadır. Tevkifi, bir ismin Allah Teâlâ’ya kullanılmasında şeriatın iznine bağlı olması demektir. Kıyasi ise bir ismin Allah Teâlâ’ya kullanılmasında şeriatın iznine bağlı olmayan ve aklen, fiillerden ve sıfatlardan (sübûtî veya selbî)[1]türetilen ismin Allah Teâlâ’ya kullanılabilmesidir.
İmam Eş’arî[2] ve ona tabi olanlar birinci görüşü (yani Allah Teâlâ’nın isimlerinin tevkifi olmasını) tutmuşlardır, Mutezile[3] ve Kerrâmiyye[4] ise ikinci görüşü (yani Allah Teâlâ’nın isimlerinin kıyasi olmasını) tutmuşlardır.
Ehlisünnet âlimlerinden olan İmam Ebu Bekir el-Bâkıllânî[5] ise bu konuda daha detaylı yaklaşarak Allah Teâlâ hakkında sabit olan manaya işaret eden bütün lafızların şeriatın iznine bağlı olup olmadığına bakmaksızın, onun büyüklüğüne layık olmayan bir mana vehmettirmediği müddetçe o lafzı kullanmanın caiz olduğunu söylemiştir. Bundan dolayı el-Ârif (العارف) lafzını Allah Teâlâ’ya kullanmak caiz değildir. Çünkü arif lafzının kökü olan marifet, gafletten sonraki bilgi demektir. Aynı şekilde el-Fakîh (الفقيه) lafzı da kullanılmaz çünkü fakih lafzının kökü olan fıkıh kelimesinin manası, konuşanın kelamındaki amacını anlamak demektir ki bu da önceden bilinmeyen bir şeyin sonradan bilinmesi demektir. El-Cehil (الجهل) ve el-Âkıl (العاقل) lafızları da kullanılamaz, çünkü akıl kişiye gerekli olmayanlara yönelmeyi engelleyen bir alamettir. El-Fâtın (الفطن) lafzı da kullanılması caiz değildir. Çünkü zekilik, dinleyiciye gösterilmesi amaçlanan idrak etme süratidir ve öncesinde cehalet vardır. Et-Tabîb (الطبيب) lafzı da kullanılması caiz değildir. Çünkü tıp, tecrübelerden elde edilen bir ilimdir ve tecrübenin de öncesinde cehalet vardır. Bu ve bunun gibi uygun olmayan ve olumsuz vehim ifade eden isimlerin Allah Teâlâ’ya kullanılması caiz değildir.
Şayet “Bu uygun olmayan vehimlerin ortadan kaldırılması ile birlikte tazim de ifade etmesi gerekir ki ancak o zaman şeriatın iznine bağlı olmadan isim kullanmak doğru olur” şeklinde bir itiraz yöneltseler de âlimlerimiz bu konudaki tartışmanın farklı dillerde konulmuş özel isimlerde olmadığını söylemişlerdir. Daha sonra da fiillerden ve sıfatlardan meydana gelen (türetilen) isimlerin tartışma konusu olduğunu belirtmişlerdir.
İbnü’l-Hâcib[6] bazı eserlerinde şöyle söylemiştir: “Dillerin meydana gelmesindeki iki ihtimale bakarak; eğer onu meydana getiren Allah Teâlâ’dır denilirse, o zaman Arapçada Allah Teâlâ’ya isim olarak kullanılan lafızda şeriatın iznine ihtiyaç duyulmaz. Çünkü bu dili oluşturan Allah Teâlâ’dır. Ama Arapçayı bir dil ve lügat olarak ortaya çıkaran, Araplardan biri veya bir kısım topluluğun olması halinde, onların isimlendirmeleri yeterli olmaz ve şeriatın iznine bakılır. Allah Teâlâ’ya şeriatın izin vermediği bir lafzı kullanmış olabilme ihtimalinden dolayı, onların isim kullanmaları yeterli değildir ve hak olan şeriatın dediğidir.”
Burada bilinmesi gereken şudur ki; Âlimlerin tartıştığı asıl konu (fiillerden ve sıfatlardan türetilen isimlerden sonra) Allah Teâlâ’nın zatına kullanılan lafızlardır. Onun hakkında kullanılabilecek manaların lafızları değildir. Bundan dolayı Kur’ân’da “Doğrusu münafıklar Allah’ı aldatmaya çalışırlar, oysa o, onlara aldatmanın ne olduğunu gösterecektir”[7]mealindeki ayette geçen “aldatma” kelimesinin Allah Teâlâ hakkında kullanılması, âlimlerin tartıştığı konudan değildir. Çünkü aldatmak, Allah Teâlâ hakkında hakiki manasında kullanılamaz ve sadece mecaz olarak kullanılabilir. Aynı şekilde Efendimizin (sallallâhualeyhivesellem) “Allah Rafîk’tir (rıfk sahibi) ve her işi rıfk ile yapmayı sever”[8]hadisindeki “rıfk” kelimesinin Allah Teâlâ hakkında kullanılması da tartışılan konudan değildir. Çünkü Râfik Allah Teâlâ’nın zatını ifade etmek için kullanılmamıştır, bilakis kendisine kullanılabilecek bir mana (sıfat) için kullanılmıştır.
Bu farktan gafil olanlar, bu hadisin açıklamasında şu şekilde dediler: Âlimler Râfik (rıfk sahibi) kelimesinin Allah Telaya kullanılmasının caizliğinde ihtilaf ettiler. Eş’arî mezhebinden bir gurup, caiz olduğu görüşünü tutmuşlardır. Çünkü bu hadis Allah Teâlâ’ya bu ismin kullanılması hakkında gelmiştir ve bu şekilde de şeriattan izin olmuştur. Bir ismin Allah Teâlâ’ya kullanılması ameli bir konudur ve âhâd[9] haberlerin amel noktasında bağlayıcılığı vardır.
Bir başka gurup ise caiz olması ancak Kur’ân, mütevâtir sünnet[10] ya da icma ile olduğunu, Kur’ân ve mütevâtir sünnette bu konu ile ilgili bir delil olmadığını savunarak caiz olmadığını söylemişlerdir.
Caiz olduğunu söyleyen ilk gurubun bu hadisi şerifle ihtilaf edilen konuya delil getirmelerindeki temel sebebi, yukarda söylediğimiz gibi bu iki kullanım arasında fark göremediklerinden dolayıdır. Caiz olmadığını savunan ikinci gurup ise delil getirirken âhâd hadis ile caizliğin sabit olmadığını söylemeleri ayrı bir tartışma konusudur.
İmam Gazzalî’nin Bu Konudaki Görüşlerinin Tahlili
İmam Nesefî[11] Esmâü’l-Hüsnâ üzerine yazdığı şerhinde “İmam Gazzâlî[12], Allah Teâlâ hakkında kullanılan isimlerin izne bağlı olduğunu, lakin ona kullanılan sıfatların izne bağlı olmadığı görüşünü seçti. Ama bu tartışmaya açık bir görüştür. Bunun nedeni ise şu şekildedir; eğer isimlerden maksadı özel isimler, sıfatlardan maksadı türetilen sıfatlar ise bu söz doğru değildir. Çünkü önceden denildiği gibi ihtilaf edilen konular arasında özel isimler yoktur ve bu konuda ki hüküm İbnü’l-Hâcib’in söylediği detaya göredir. Şayet İmam’ın isimlerden maksadı, Allah Teâlâ’nın fiilleri ve sıfatlarından türetilen isimler, sıfatlardan maksadı kendisinde bulunan bir manayı (sıfatı) ifade eden lafızlar kastedilmeden bizzat Allah Teâlâ için kullanılabilen sıfatlar ise önceden (yukarıdaki Allah Râfik’tir hadisinde) geçtiği gibi bu da yanlıştır. Eğer başka bir mana kast etmişse doğruluğu ve yanlışlığının araştırılması için bunun beyan edilmesi gerekir” dedi.
İmam Devvânî de[13] yazdığı Akâid’ül-Adudiyye şerhinde “İmam Gazzâlî isimlendirme olmadan Allah Teâlâ’nın vasıflandırıldığı bilinen bir sıfatın ona kullanılmasının caiz olduğu görüşündedir. Çünkü bir sıfatın birine kullanılması, o sıfatın manasının onda bulunduğunu haber vermek demektir. Dolayısı ile başka bir mani bulunmadığı müddetçe eğer bir mana Allah Teâlâ’da bulunuyorsa o mananı Allah Teâlâ için kullanılması caizdir. Lakin Allah Teâlâ’yı isimlendirmek böyle değildir. Zira isimlendirmek, isimlendirilen hakkında tasarruf olduğu için vasıflandırma gibi değildir. İsimlendirmeye anne, baba ya da köle sahibi veya bunların yerine geçenler dışında kimsenin yetkisi yoktur, Allah Teâlâ tasarruf edilmekten münezzehtir. Ancak burada da sıkıntı vardır ki, o da önceden geçtiği gibi bu manadaki kullanım tartışılan konulardan değildir” dedi.
Daha sonra kelamına şöyle devam etti: “Tanrı (تنكري), Hudâye (خداي) ve diğer dillerdeki bu gibi isimler, Allah Teâlâ hakkında kullanımı yanlıştır. Ancak Hudâye (خداي) lafzının aslı, Hûd (خود) ve Ânîdeh (آنيده) kelimeleri olduğu ve manasının bizzat mevcut olan, başkasının varlığına ihtiyaç duymayan olduğu söylenebilir. Bu takdirde de İmam Râzî’nin[14] bazı kitaplarında söylediği gibi, Allah Teâlâ’nın isimlerinden olan, mevcudiyeti için başkasına muhtaç olmayan, varlığı vacip manasındaki vâcibü’l-vücûd (واجب الوجود) ile müradif (eşanlamlı) olur ve diğer dillerde de eğer mümkünse bu işlem yapılır.” Sanki Devvânî, Mevâkıf sahibinden (Adudüddin el-Îcî)[15] “tartışma diğer dillerdeki özel isimlerde değildir” naklini unutmuştur. Çünkü zikri geçen yanlışlık ifadesi, yazdığı kelamın dikkatinden kaçtığını gösterir.
Yukarda bahsi geçen İmam Devvânî’nin, İmam Râzî’den yaptığı nakil el-Metâlibü’l-Âliye’de şu sözlerle geçmektedir: “Vâcibü’l-vücûd (واجب الوجود) sözü, Allah Teâlâ’nın varlığının kendisinden olduğu manasını ifade etmektedir. Bu söylediğimize yakın olarak Farsçadaki Hudâye (خداي) kelimesidir. Bu kelime, iki lafzın birleşmesiyle meydana gelmiştir. Manası, bir şeyin kendisi ve zatı olan Hôd (خود) kelimesi ile gelmek manasındaki Âyu (آي) kelimesinin birleşmesiyle sadece kendisi ile meydana gelen, vücut bulan, başka hiç kimse ile olmayan manası ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla Hudâye (خداي) sözü, vâcibü’l-vücûd (واجب الوجود) kelimesiyle aynı manayı taşırlar.”
Ancak Hudâye’nin (خداي) aslında Hôd-Âye (خودآي) kelimesinden türediği görüşü doğru değildir. Çünkü Hudâye (خداي) kelimesi, Farsçada sahip manasına gelmektedir ve bu manada oluşu kitaplarının araştırılması ile ortaya çıkar. Buna örnek olarak Farslılar şöyle diyorlar: “Kethudâ (كتخدا) kelimesi aslında Ked Hudâye (كدخداي) olup, ev sahibi manasındadır. Çünkü Ked (كَدْ) kelimesi Farsçada mekân manasındadır. Meykedah (ميكده), Veynkedah (وينكده)kelimeleri de buradan türetilmiştir. Sonlardaki h (ه) ise, isme çevirmek içindir.”
Bu açıklamamız ile Kadı Adudüddîn’nin, Allah lafzı ile Hudâye (خداي) lafzının müradif (eşanlamlı) olduğunu söylemesi batıl olur. İbnü’l-Hâcib’e ait olan el-Muhtasar’a yazdığı şerhte Kadı Adudüddîn şöyle söylemiştir: “Dediler ki: Eğer müradif (eşanlamlı) kelimeler birbirlerinin yerine kullanılması doğru olsaydı o zaman Hudâye (خداي) kelimesi de Allah-u Ekber gibi doğru olurdu. Çünkü Hudâye (خداي) kelimesi, Allah kelimesinin müradifidir. Ancak buradaki lazım (yani Hudâye (خداي) kelimesinin Allah-u Ekber yerine kullanılması) batıldır.”
Buna cevap iki şekildedir:
Birincisi: Hudâye Ekber (خداي أكبر) lafzının doğruluğunun kabul edilmesi ancak bu dile vakıf olanların söylemesiyledir. Çünkü bu kelime hakkında farklı görüşler vardır. Lakin ortada bir delil olmadığı sürece, ittifak edilenin dışında bir şeyin kabul edilmesi iddia edilemez.
İkincisi: Aynı dillerdeki müradif (eşanlamlı) kelimelerin birbirlerinin yerine kullanılmasıyla farklı dillerdeki müradif kelimelerin birbirlerinin yerine kullanılmasında fark vardır. Çünkü farklı dillerdeki müradif kelimelerin birbirlerinin yerine kullanılması yasaklanmışken diğeri yasak değildir.
Daha sonra İmam Devvânî şöyle dedi:
“Allah Teâlâ’ya varlığı vacip manasındaki vâcibü’l-vücûd (واجب الوجود), âlemleri yaratan manasındaki sâni’ul-Âlem (صانع العالم) ve benzerlerinin kullanılması onu vasıflamak içindir, isimlendirmek için değildir. Bu iki konuyu (vasıflamak ve isimlendirmek) bir tutanların yanlış anlamalarının sebebi, önceden zikrettiğimiz birbirinden farklı bu iki yol arasında ayrıştırma yapamamalarıdır. Zira bir kimse “Ya vâcibe’l-vücûd (واجب الوجود)” şeklinde nida ederse isimlendirmiş olur.”
İmam Şerîf Cürcâni[16] el-Mevâkıf şerhinde şöyle dedi: “Şeyh Ebu’l-Hasen el-Eş’arî ve ona tabi olanlar, batıl bir manayı vehim ettirmesinden ötürü ve tehlikeli bir konu olması sebebi ile ihtiyaten tevkif görüşünün gerekli olduğunu söylemişlerdir. Dolayısıyla batılı vehim ettirmemesi hususunda, insan idraki ile yetinmek caiz değildir. Bilakis şeriatın iznine dayanması gereklidir.”
İmam Âmidi[17], Ebkârü’l-Efkâr adlı kitabında şöyle dedi: “Şeriattan iznin bulunduğu bütün isimlerin Allah Teâlâ’ya kullanılmasını caiz kılarız, yasak gelen yerleri de yasak kılarız. Ama iznin veya yasağın gelmediği kullanımlar hakkında ise ashabımızdan bazısı yasak kılarız demiştir. Yasak gelmediği halde yasak olduğunu söylemek, caiz olduğu halde caiz olduğunu söylemekten evla değildir. Çünkü yasaklamak ve cevaz vermek iki hükümdür ve bu iki hükümden birinin delili ile ispat edilmesi, diğer hükmün delili ile ispat edilmesinden evla ve üstün değildir. Bu konuda hak olan tevakkuf etmektir. Yani yasaklama ve cevaz vermenin hiçbiri ile hüküm vermemektir. Bu konuda tabi olunacak olan, diğer hükümlerde olduğu gibi doğruluk ve ifade etme konusunda açıklık olmasıdır. Her ne kadar bazıları kesin hüküm vermenin şart olduğu görüşünü tutsa da bu doğru değildir. Çünkü yasaklama ve serbestlik şeriat hükümlerindendir ve hükümleri ayırt etmek delilsiz hüküm vermektir.”
El-Mevâkıf ve şerhinde “meşhur rivayete binaen şeriatın kullanımına izin verdiği doksan dokuz isim vardır. Sahîh-i Buhârî ve Sahîh-i Müslim’de geçen bir hadisi şerifte “Allah’ın doksan dokuz ismi vardır, yüzden bir eksik. Kim bunları sayarsa cennete girer”[18]buyrulmuş, ancak bu isimler tayin edilmemiştir. Lakin daha sonra gelen Tirmizî ve Beyhakî, bu doksan dokuz ismi sayarak tayin etmişlerdir.”
Meşhur rivayet olarak kayıtlamasının sebebi, Buhârî ve Müslim’de gelen rivayetlerin dışında, şeriatın izin verdiği başka isimlerin de var olmasıdır. Kur’ân’da, Mevlâ (المولى), Nasîr (النصير), Gâlib (الغالب), Kâhır (القاهر), Karîb (القريب), Rab (الرب), Nâsır (الناصر), A’lâ (الأعلى), Ekber (الأكبر), Ahsenü’l-Hâlikîn (أحسن الخالقين), Erhamü’l-Râhimîn (أرحم الراحمين), Zi’l-Tavl (ذي الطول), Zi’l-Kuvvet (ذي القوة), Zi’l-Meâric (ذي المعارج) ve benzeri isimler geçmiştir.
Hadis-i şerifte ise Hannân (الحنان) ve Mennân (المنان) geçmiştir. İbn Mâce’nin bir rivayetinde Tâm (التام), Kadîm (القديم), Vetr (الوتر), Şedîd (الشديد), Kâfî (الكافي) ve diğerleri gibi isimler meşhur rivayette olmasa da zikredilmiştir.
Kur’ân’ın naklettiği isimler, tartışmamızın asıl konusu ve onun dışındaki diğer meseleler göz önünde bulundurulmaksızın zikredilmiştir. Haberlerde iznin bulunduğu isimlerden biri de Deyyân (الديان) ismidir. Hadisi şerifte geçen saymanın manası, sözlük anlamının ötesinde bir mana olup iki şekilde açıklanabilir:
Birincisi: Tekrarlama ve birkaç defa sayma ile ezber meydana geldiği için bu isimlerin tamamını ezberlemek şeklinde yorumlanmıştır. İkincisi: Hadisin gereksinimlerini yerine getirerek, isimleri ve manalarını iyi bir şekilde bilmek diye tefsir edilmiştir.
Latinize: Ömer Faruk Demiral
[1] Sübûtî Sıfatlar: Allah’ın zatına nispet edilen manalar olup, onun ne olduğunu ifade eder.
Selbi Sıfatlar: Allah’ın zatına layık olmayan niteliklerden ve yarattıklarına benzemekten tenzih etmeyi gerektiren sıfatlar olup, onun ne olmadığını ifade eder. TDV İslâm Ansiklopedisi, 2009 Baskısı, 37/100-106
[2] Ebû’l-Hasen Alî b. İsmail b. Ebî Bişr İshâk b. Sâlim el-Eş’arî el-Basri (ö. 324/935-36), Eş’ariyye mezhebinin kurucusu. TDV İslâm Ansiklopedisi, 1995 baskısı, 11/444
[3] İtikadî meselelerin yorumunda akla ve iradeye öncelik veren kelam mezhebidir. TDV İslâm Ansiklopedisi, 2006 Baskısı, 31/391
[4] III. (IX.) yüzyılın sonlarından itibaren, Horasan ve Mâverâünnehir’de ortaya çıkan itikadî mezhep. TDV İslâm Ansiklopedisi,2002 Baskısı, 25/294
[5] Ebû Bekr Muhammed b. Tayyib b. Muhammed el-Basrî el-Bâkıllâni (ö. 403/1013), ünlü Eş’arî kelâmcısı ve Mâlikî fakihi. TDV İslâm Ansiklopedisi, 1991 Baskısı, 4/531.
[6] Ebû Amr Cemâlüddiîn Osman b. Ömer b. Ebî Bekr b. Yûnus (ö. 646/146), Arap gramerine dair el-Kâfiye ve eş-Şâfiye adlı eseriyle tanınan dil âlimi ve Mâlikî fakihi. TDV İslâm Ansiklopedisi, 2000 Baskısı, 21/55
[7] Nisa Suresi, 142
[8] Buhârî, İstitâbe, 4; Edeb, 35; Müslim, Selam, 10
[9] Haber-i vâhid: Mütevâtir derecesine ulaşmayan haber. TDV İslâm Ansiklopedisi, 1996 Baskısı, 14/355
[10]Mütevâtir: Konusunun doğruluğu bilgisini bizzat kendisi veren haber anlamında, kelâm ve fıkıh usulü terimi. Bir hadisin mütevâtir olmasının anlamı, o hadisin Hz. Peygamber tarafından söylendiği konusunda hiçbir kuşku bulunmamasıdır. TDV İslâm Ansiklopedisi, 2006 Baskısı, 32/208
[11] Ebü’l-Fazl Burhânüddîn Muhammed b. Muhammed b. Muhammed en-Nesefî el-Hanefî (ö. 687/1289), Kelâm, cedel ve hilâf âlimi. TDV İslâm Ansiklopedisi, 2006 Baskısı, 32/565
[12] Hüccetü’l-İslâm Ebû Hâmid Muhammed b. Muhammed b. Muhammed b. Ahmed el-Gazzâlî et-Tûsî (ö. 505/1111), Eş‘arî kelâmcısı, Şâfiî fakihi, mutasavvıf, filozoflara yönelttiği eleştirilerle tanınan İslâm düşünürü. TDV İslâm Ansiklopedisi, 1996 Baskısı, 13/530
[13] Ebû Abdillâh Celâlüddîn Muhammed b. Es‘ad b. Muhammed ed-Devvânî es-Sıddîkī (ö. 908/1502), dinî ve aklî ilimlerin çeşitli dallarında eser veren Eş‘arî kelâmcısı Devvânî’nin Arapça ve Farsça olarak kaleme aldığı çok sayıda eser vardır. TDV İslâm Ansiklopedisi, 1994 Baskısı, 9/257
[14] Ebû Abdillâh (Ebü’l-Fazl) Fahrüddîn Muhammed b. Ömer b. Hüseyn er-Râzî et-Taberistânî (ö. 606/1210), Kelâm, felsefe, tefsir ve usûl-i fıkıh alanlarına dair çalışmalarıyla tanınan Eş‘arî âlimi. TDV İslâm Ansiklopedisi, 1995 Baskısı, 12/89
[15] Ebü’l-Fazl Adudüddîn Abdurrahmân b. Ahmed b. Abdilgaffâr el-Îcî (ö. 756/1355), Kelâm, usul ve dil âlimi, muhakkik. TDV İslâm Ansiklopedisi, 2000 Baskısı, 21/ 410
[16] Ebü’l-Hasen Alî b. Muhammed b. Alî es-Seyyid eş-Şerîf el-Cürcânî el-Hanefî (ö. 816/1413), Arap dili, kelâm ve fıkıh âlimi. TDV İslâm Ansiklopedisi, 1993 Baskısı, 8/134
[17] Ebü’l-Hasen (Ebü’l-Kāsım) Seyfüddîn Alî b. Muhammed b. Sâlim es-Sa‘lebî (ö. 631/1233), Eş‘arî kelâmcısı ve usûl-i fıkıh âlimi. TDV İslâm Ansiklopedisi, 1991 Baskısı, 3/57
[18] Buhârî, Tevhîd, 12; Şurût, 18; Müslim, Zikir, 5

Yorum