Tashîhu’l-Kudûrî Mukaddimesi – İbn Kutluboğa

Bismillâhirrahmânirrahîm

Âlemlerin rabbi olan Allah’a hamd ve Efendimiz Muhammed Mustafâ’ya, onun âl-u ashâbının cümlesine salât olsun.

(Bu besmele, hamdele ve salveleden) sonra; zengin ve hiçbir şeye muhtaç olmayan rabbinin rahmetine muhtaç olan Kâsım b. Kutluboğâ el-Hanefi[1] der ki:

Kendi istekleri doğrultusunda imamlarımızın mezhebinde (Hanefi mezhebi) amel eden insanlar gördüm. Hatta bazı kadıların “bu konuda (yani mezhepte kendi isteğine göre görüşlerden bir görüşü kabul etme hususnda) bir yasak var mı?” diye sorduklarını işittim ve dedim ki: “Evet vardır! Hevâya tabi olmak haramdır. Mercûh, râcihin karşısında yok hükmündedir ve mütekabillerde müreccih olmadan tercih yapmak yasaktır.”[2]

Ya’merî, Usulü’l-Akdıye[3] nâm kitabında buyurdu ki: “İki rivayetten yahut kavilden meşhur olanına vakıf olmayan kimse o hükümde tercih (sebeplerini) araştırmaksızın kendi isteği doğrultusunda hareket edemez.”

İmâm Ebû Amr, Edebu’l-Müfti[4] isimli eserinde buyurdu ki: “Kim fetvasının ve amelinin o meselede herhangi bir kavle yahut veche muvafık olmasını yeterli görüyor ve tercih (sebeplerine) bakmadan kendi isteğine göre amel ediyorsa bil ki o kişi cahildir ve icmâyı çiğnemiştir.”

İmâm Bâcî’nin[5] anlattığına göre, bir gün kendisine bir dava gelmiş ve o, kendisine gelen adamın istemediği şekilde fetva vermiş. Daha sonra adam bu fetvayı başka âlimlere sormuş ve onlar da “senin hükmün bu değil” deyip adamın muradına muvafık rivayete dayanarak fetva vermişler. Bunun üzerine de İmâm Bâcî “bunun (yani hevâya tabi olarak zayıf rivayeti tercih etmek) caiz olmadığına dair icmâ ehli Müslümanlar arasında hiçbir hilaf yoktur” buyurmuş.

Yine Usulu’l-Akdiye’de dendi ki: “Müftî ile hâkim arasındaki fark müftînin (hükmü) haber veren, hâkimin ise (hükmün infazını) ilzam eden olmasıdır.” Bütün usul âlimleri demişlerdir ki: “Amel (edildikten) sonra taklitten dönmek ittifakla doğru değildir.”[6] Mezhepte muhtar olan görüş de budur.

Ebu’l-Hasan el-Hatîb, el-Fetâvâ[7] nam kitabında buyurdu ki: “Mezhep üzere olan bir müfti bir meselede ‘bu konuda mezhebin imamının hükmü budur’ diye fetva verdikten sonra başka bir kavli taklit edemez ve mezhebin hilafına fetva veremez. Çünkü bu durum mahza arzuya tabi olmak demektir.” Yine “müftî kendisine başkasının (doğruluğu) zahir olmadığı müddetçe mezhebin imamına iltizam ile mükelleftir. Mukallide zaten bir şey zahir olmaz. Ancak müçtehit bunun hilafınadır ki o bir emareden diğerine geçerek hareket eder” demiştir ve bununla, hakkında görüş birliği nakledilen bir usul meselesini tevcih etmiştir.[8] (Sübkî bir başka yerde de şöyle) dedi: “Muhtelif (birbirinden farklı) iki içtihattan oluşan bir durumda (o iki içtihadı birden) taklit, icmâ ile doğru değildir. Âlimler buna abdest alırken başın bir kısmını mesh edip köpek necaseti ile namaz kılmayı örnek vermişlerdir.”[9]

Tevkîfu’l-Hükkâm ala Ğavâmidı’l-Ahkâm[10] isimli kitapta (bu mesele için) “icmâ ile batıl olmuştur” denmiştir. Yine aynı eserde “telfik[11] ile verilen hüküm batıldır. Buna göre fetvanın hattını bir Mâlikî yazsa ve hükmü bir Şâfiî verse o hüküm infaz edilmez” diye geçmektedir. Aynı konuda başka bir misal daha zikredip “cahil kadıların birçoğu böyle (telfik) yapmaktadır” denmiştir.

Ulemanın (ihtilaflı meselelerde nasıl fetva verileceğine dair söylediklerinin) muradını anlamayanlardan bazıları şöyle demiştir: “Demişlerdir ki: Ne zaman İmâm (Ebû Hanîfe) bir tarafta diğer ikisi de (İmâm Ebu Yusuf ve İmâm Muhammed) bir tarafta olursa müftî ve kadı ihtiyar sahibidir, dilediğini seçebilir.” Bunun üzerine dedim ki: “Mesele sizin sandığınız gibi değildir. Kâdîhân nâmı ile maruf olan İmâm Allâme Hasan b. Mansûr b. Mahmûd el-Özcendî[12] el-Fetâvâ adlı kitabında buyurdu ki:

“Zamanımızda bir meselede kendisinden fetva sorulduğunda ashabımızın fetva verme adabı (Resmu’l-Müfti) şu şekildedir: Eğer Zâhiru’r-Rivâye’de[13] (Rivâyâtu’z-Zâhira) ashabımızdan bir görüş nakledildiyse ve bu nakilde/görüşte aralarında ihtilaf yoksa bu nakil alınır ve onunla fetva verilir. Kişi mutkin bir müçtehit olsa dahi onlara muhalefet etmez çünkü asıl olan doğrunun ashabımızla beraber olduğu ve kişinin içtihadının onların seviyesine ulaşamayacağıdır. Onlara muhalefet edenin görüşüne bakılmaz ve delili kabul edilmez, çünkü onlar (Zâhiru’r-Rivâye sahibi ashabımız[14]) delillerden haberdar olmuşlar ve doğrusunu yanlışından temyiz etmişlerdir.

Eğer ashabımız (Zâhiru’r-Rivâye’deki bir) meselede ihtilaf ettiyse ve Ebû Hanîfe’nin yanında sâhibeynden (İmâm Ebu Yusuf ve İmâm Muhammed) biri varsa o ikisinin kavli alınır çünkü (fetva için) şartlar sağlanmış ve doğru deliller toplanmıştır. Eğer sâhibeyn Ebû Hanîfe’ye muhalefet ederse bakılır ihtilafları zamana ve zemine göre ise –(mahkemede) adaletin zahiri ile hükmetme gibi– insanların halleri değiştiği için sâhibeynin kavli alınır. Müzâraa, muamele vb. gibi hususlarda da müteahhir ulemanın ittifakına göre sâhibeynin kavli alınır. Bunların dışındaki meselelerde müçtehit müftî ihtiyar sahibidir. Re’yi ile vardığı sonuca göre amel edebilir. Abdullah b. Mübârek[15] ise bu konuda da “Ebû Hanîfe’nin kavli alınır” demiştir.

Yok, eğer mesele (ve hükmü) Zâhiru’r-Rivâye dışında ise (yani Zâhiru’r-Rivâye kitaplarında o mesele zikredilmemiş ise) bakılır; (meselenin hükmü) ashabımızın usulüne muvafıksa ashabımızdan herhangi bir rivayet olmasa dahi onunla amel edilir. Bu konuda amel edileceğine dair müteahhirin ulema da ittifak etmiştir. Eğer burada da ihtilaf varsa o zaman (müftî) içtihat eder ve indinde doğru olan görüşe göre fetva verir.

Ancak eğer müfti müçtehit değil de mukallit ise indinde insanların en fakihi kimse onun kavlini alır ve fetvayı ona nispet eder. Eğer o fakih başka bir şehirde ise o zaman ona yazıyla (mektupla) müracaat edip cevabı bekler ve acele etmez. Helali haram yapmak yahut tersi gibi şeylerle Allah’a iftira atma korkusundan dolayı kendisini tehlikeye atmaz.”

el-Muhitu’l-Burhânî[16] adlı kitapta kadılar için de aynı şeyler söylenmiştir.

Allâme İmâm Ebû Bekir Mesûd b. Ahmed el-Kâsânî el-Bedâiu’s-Sanâi”[17] nâm kitabında şöyle buyurmuştur: “Kadı eğer içtihat ehli birisi ise re’yinin meylettiği görüşle amel etmesi gerekir. Ancak eğer içtihat ehli değilse ashabımızın kavillerini ciddi ve sağlam bir şekilde bellediği ve bildiği takdirde taklit yolu üzere doğru olduğuna inandığı kimsenin görüşü ile amel eder. Eğer ashabımızın görüşlerine tam bir vukûfiyeti yoksa beldesinde yine bizim ashabımızdan olan fıkıh ehlinin kavli üzere amel eder. Eğer ashabımızdan tek bir fakih varsa da onun kavlini almaya çalışır.”

(İmâm Kâsânî) “kadâ”nın[18] nitelikleri hakkında da şöyle buyurdu: “Kadâ’nın Allah için halisâne bir şekilde olması gerekir, çünkü kâdâ ibadettir. İbadet de ihlaslı ameldir ve tamamı ile Allâh’a aittir.”

Burhânuleimme[19], Hassâf’ın Edebu’l-Kâdâ[20] isimli eserine yazdığı şerhte şöyle buyurmuştur: “Kadı iki hususta incelemede bulunur. Birincisi üzerinde ittifak edilmiş olan (hükümdür) ki o görüşle hüküm verir. Çünkü doğru karar ashabımızın kavlinin dışında değildir. İkincisi ihtilaf edilendir ki burada da Abdullâh b. Mübârek “Ebû Hanîfe’nin kavli alınır” demiştir. Zira onun re’yi sahâbenin ve fetvada tâbiînin ileri gelenlerinin re’yidir. Onun kavli daha sağlam ve kuvvetlidir. Tabi bu ihtilaf, zaman ve mekânın farklılaşmasından ötürü ortaya çıkan bir ihtilafı olmaması kaydı iledir. (Eğer bu minvalden bir ihtilaf ise) müteahhirîn ulema (eğer kadı müçtehit değilse müçtehit kimselerden) fetva alması gerektiğini söylemişlerdir.”

(Kemâl İbnü’l-Hümâm) el-Hidâye şerhinde müçtehit olan kadının kendi re’yi/mezhebi hilafına hüküm vermesi konusundaki ihtilafı ve verilen bu hükmün iki vecihle –unutkanlık ve kasıt– uygulanamayacağını naklettikten sonra dedi ki: “Bu zamanda o ikisinin (İmâm Ebu Yusuf ve İmâm Muhammed) kavli ile fetva verilir.[21] Çünkü kendi re’yini/görüşünü bilerek terk eden kişi (müçtehit kadı) bunu hüsn-ü niyetle değil batıl olan hevâ ve hevesi sebebiyle yapmıştır. Unutarak bu hilafa düşen müçtehidin hükmü(nün uygulanmamasının sebebi) de kendisinden fetva isteyen ve onu taklit eden kişinin onu kendi mezhebi üzere olduğu için taklit ediyor olmasıdır.[22] Bu hususlar müçtehit olan kadıda geçerlidir. Ancak kadının mukallit olduğu durumda eğer, mesela Ebu Hanîfe’nin re’yi ile fetva vermek üzere o makama atandıysa mezhebe muhalefet etme yetkisine sahip değildir. Muhalefet ettiği takdirde sadece o hükümde azledilmiş sayılır.”

el-Gunye[23] isimli eserde el-Muhitu’l-Burhânî ve diğer kitaplardan naklen şöyle dendi: “Kendi re’yi hilafına hüküm veren müçtehit bir kadı ile mezhebinin hilafına hüküm veren mukallit bir kadı hakkındaki rivayetlerin ihtilafı(nda tercihe şayan olan) hükmün infaz edilmemesidir.”

Ebu’l-Abbâs Ahmed b. İdrîs[24] dedi ki: “Müftîye ancak indinde râcih olan hükümle hükmetmesinin gerektiği gibi hâkime de ancak indinde râcih olanla hükmetmesi gerekir mi yoksa râcih olmasa dahi iki kavilden biri ile hükmedebilir mi?

Cevap: Hâkim eğer müçtehit ise indinde râcih olandan başkası ile hüküm yahut fetva veremez. Eğer mukallit ise indinde râcih olmasa dahi ancak mezhebinde meşhur olan ile hüküm ve fetva verebilir çünkü o –taklit ettiği imâmı fetva konusunda taklit ettiği gibi– verdiği hükümdeki tercihte de taklit eder. Hüküm vermede yahut fetvada hevâya tabi olmak icmâ ile haramdır. Mercûh ile fetva vermek ise icmâya muhaliftir.

(Bu naklettiklerim ve dediklerim üzerine o) ulemanın muradını anlamayan kişi “müçtehit ve en fakih olan (Ebû Hanîfe) kayboldu!” dedi.

Dedim ki: “Rivayetlerde (Zâhiru’r-Rivâye’de) ihtilaf olduğunda İbnü’l-Mübarek’in dediği şekilde amel ederiz. Müçtehitler kaybolmadılar. Bilakis onlar ihtilaflı meselelere baktılar tercihlerde ve tashihlerde bulundular. Yazmış oldukları eserleri Ebû Hanîfe’nin delilini tercih ettiklerini ve onun kavlini aldıklarını gösterir. Ancak az bir meselede ikisinin (sâhibeyn) yahut onlardan biri İmâm ile aynı görüşte olduğu halde diğerinin görüşünü tercih etmişlerdir. Bu durum aynı Kâdîhân’nın işaret ettiği üzere İmâmdan herhangi bir nassın olmadığı yerde sâhibeynin kavlinin alınması gibidir. Hatta bazı yerlerde hepsine karşılık Züfer’i tercih etmişlerdir. (Müçtehitlerin) tercihleri ve tashihleri bakidir/durmaktadır. Bize de sanki hayatlarında bize fetva vermişler gibi râcih olana tabi olmak ve onunla amel etmek düşer.”

Denildi ki: “İmâmlardan rivayet edilenlerin dışında tercihsiz çeşitli sözler aktarılıyor ve onların tashihinde/doğrulamasında da ihtilaf ediliyor. (Bu durumda ne olacak?)

Şöyle derim: “Onlar hüküm verirken nasıl ki insanların hallerinin ve örflerinin değişkenliğini, insanlar için en faydalı olanı ve onların teamüllerinde baskın olanı itibara aldılar biz de tercih yaparken bunları itibara alırız. Bunu kendi zannıyla değil de hakikî anlamda temyiz edecek kimseler her daim var olacaktır. Bundan dolayı temyiz sahibi olmayanlar sorumluluktan kurtulmak için onlara müracaat ederler.”

Bu araştırmamı bitirdiğimde zamanımızda da ezberlenen (yani okutulan kendi) muhtasarlarımıza (fıkıh kitaplarımıza) aynı bazı Şâfiî âlimlerin kendi muhtasar kitaplarında yaptığı gibi sözü sahibine yahut onu nakledene isnat edecek şekilde tashihat yapmayı istedim. Bu husus bazı şerhlerde ve geniş hacimli kitaplarda olsa da onlar bu bahsettiğim amaca ulaşamadılar.

İmâm Burhânuşşerîa el-Mahbûbî[25] kitabının başında[26] dedi ki: “Bu kitap en doğru görüşlerin ve tercihlerin toplandığı bir kitaptır.”

İmâm Ebu’l-Berekât en-Nesefî[27] de kitabının baş kısmında “Bu kitaba o babta/konuda güvenilen görüş ne ise onu aldım” demiştir.

Ben de bilinen meselelerde o ikisinin (Mahbûbî ve Nesefî) itimat ettiklerini aldım ve bazı yerlerde de onlara muvafakat edenleri zikrettim.

Bu (çalışmam), Muhtasaru’l-Kudûrî üzerine müyesser olan bir kitaptır. Burada Kadı İmâm Fahruddîn Kâdîhân’ın Fetâvâ’sında belirttiği tashihleri de aldım ki tashih konusunda itimada şayan olan onun kitabıdır.

Yardım edecek olan Allah’tır. O bana yeter. Ne güzel vekildir o.

Çeviri & Dipnot: M. Enes Karaçoban


[1] Mukaddime kısmının tercümesini sunduğumuz et-Tashih ve’t-Tercih isimli eserin müellifi Ebu’l-Adl Zeynuddîn Şerefuddîn Kâsım b. Kutluboğa b. Abdullâh el-Cemâlî el-Mısrî el-Hanefî’dir. Kendisi birçok ilimde tebahhur etmiş ve birçok eser vermiş bir âlimdir. Hocaları arasında Alâuddîn el-Buhârî, İbnü’l-Hümâm, Kâriu’l-Hidâye, İbnü’d-Deyri, İbn Hacer el-Askalânî ve Takiyyuddîn el-Makrizî gibi meşhur isimler bulunmaktadır. Talebeleri arasında da Ebu’l-Velîd İbnu’ş-Şıhne, Hatîb el-Cevherî, Burhâneddîn el-Bikaî ve Sehâvî gibi döneminin meşhur âlimleri bulunmaktadır. Hayatı boyunca çeşitli makamlara gelmiş ve buna rağmen mütevazı bir hayat sürmüş olan müellifimiz h. 802 Muharrem’inde Kahire’de doğmuş ve yine Kahire’de 4 Rebîulâhir 879 senesinde vefat etmiştir. Tercümede baz aldığımız baskı: DKİ, Kahire, thk: Ziya Yunus, 1. Baskı, 2002, s. 121-134

[2] Tercih edilen delil veya ispat vasıtasına râcih, terkedilene mercûh, delillerden birine güç veren ilâve özelliğe ruchân (müreccih) denilir. (TERCİH, Şükrü Özen, DİA, 40. cilt, s. 484-487)

[3] Burhânuddîn İbrâhîm b. Alî b. Muhammed b. Ferhûn el-Ya’merî el-Mâlikî. Eserinin tam ismi: Tebsıratu’l-Hükkâm fi Usuli’l-Akdıye ve Menâhici’l-Ahkâm.

[4] İbnu’s-Salâh namıyla meşhur Takiyyuddîn Osmân b. Abdurrahmân eş-Şehrezûrî eş-Şâfiî. Eserinin tam ismi: Edebu’l-Müftî ve’l-Müsteftî.

[5] Ebu’l-Velid Süleymân b. Halef b. Sa’d el-Kurtubî el-Bâcî el-Mâlikî.

[6] Bu konuda ittifak olduğunu nakledenlerden biri de Âmidî’dir.

[7] Takıyyuddîn Alî b. Abdülkâfi es-Sübkî.

[8] Yani yukarıda usul âlimlerinden nakledilen, amelden sonra dönmenin caiz olmadığına dair olan ittifak.

[9] Bu örnekte kişi abdest alırken Şafii mezhebine göre hareket etmiş ve başının bir kısmını mesh etmiştir ancak namaz kılarken de Mâlikî mezhebine uymuş ve üzerinde köpekten bir eser varken namaz kılmıştır. Burada başını mesh ederken taklit ettiği Şafii mezhebine göre köpek necistir. Mâlikî mezhebinde ise köpek necis olmamakla beraber başın tamamını değil de bir kısmını mesh etmek eksiktir. Yani kişi birbirine muhalif iki içtihattan/mezhepten mürekkep bir şekilde taklitte bulunmuştur ki bu icmâya aykırı bir davranış olarak nitelendirilmiştir.

[10] Müellifi Şehâbuddîn Ahmed b. İmâd el-Akfehsî el-Mısrî eş-Şâfiî.

[11] Fıkhî bir meselenin hükmünü farklı mezheplerden seçilen unsurları bir araya getirerek oluşturma anlamında bir terim.

[12] Maverâünnehir Hanefi fukahasının büyüklerindendir. Ebu İshâk es-Saffar ve Nizamuddîn el-Merğinânî gibi âlimlerden ders almış ve Şemsüleimme el-Kerderî ve Mahmûd el-Hasîrî gibi âlimleri yetiştirmiştir.

[13] Hanefî mezhebi tarihinde İmâm Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî’nin yazdığı el-Aṣlel-Câmiʿu’ṣ-ṣaġīrel-Câmiʿu’l-kebîres-Siyerü’l-kebîr, es-Siyerü’s-sağir ve ez-Ziyâdât adlı eserler rivayet açısından kuvvetli bulunduğu için Zâhirü’r-Rivâye, muhtevası Hanefî fıkhının temelini teşkil ettiği için “mesâilü’l-usûl/el-usûl” olarak adlandırılmıştır.

[14] İmâm Ebû Hanîfe, İmâm Ebû Yûsuf ve İmâm Muhammed.

[15] Ebû Hanîfe’nin talebelerinden meşhur muhhaddis Ebû Abdurrahmân Abdullâh b. Mübârek b. Vâdıh el-Mervezî el-Hanzalî.

[16] Müellifi Burhânuddîn Mahmûd b. Sadru’l-Kebîr Tâcuddîn Ahmed b. Burhânuddîn Abdülazîz b. Ömer b. Mâze el-Buhârî el-Hanefî. Eserin tam ismi: el-Muhîtu’l-Burhânî fî Fıkhi’n-Numânî.

[17] Meliku’l-Ulemâ Alâuddîn el-Kâsânî. Alâuddîn es-Semerkandî gibi büyük bir Hanefi âliminin talebesi ve aynı zamanda damadıdır. Hanımı da fıkıhla iştigal etmiş ve fetva seviyesine gelmiştir. Fergana vadisinde dünyaya gelen İmâm Kasani 10 Receb 587 tarihinde vefat etmiş ve makâm-ı İbrâhîm’in sağ tarafında bulunan hanımının yanına defnedilmiştir. Eserin tam adı: el-Bedâiu’s-Sanai’ fi Tertibi’ş-Şerâi’.

[18] Kadâ: Kadının hüküm verme eylemidir.

[19] Sadruşşehîd Husâmudddîn Ömer b. Abdülazîz b. Ömer b. Mâze el-Hanefî.

[20] Kitabın ismi Edebu’l-Kâdî şeklinde de zikredilmektedir. Müellifi: Ebû Bekir Ahmed b. Amr el-Hassâf el-Hanefî.

[21] Yani bu durumdaki kadının hükmü geçerli midir, uygulanır mı uygulanamaz mı konusunda Ebû Hanîfe ile sâhibeyn arasındaki ihtilafta uygulanmaz diyen sâhibeynin kavli alınır.

[22] Yani müçtehitten fetva isteyen ve onu taklit eden kişi bunu mezhebi sebebiyle yaparken müçtehit mezhebin hilafına -unutarak dahi olsa- hüküm verdiği için bu hüküm geçerli değildir, uygulanmaz.

[23] Harizmli Hanefi fakihlerinden Necmuddîn Muhtâr b. Mahmûd ez-Zâhidî’nin el-Gunyetu’l-Munye isimli eseridir.

[24] Şehabuddîn Ahmed b. İdrîs el-Karafî el-Mısrî el-Mâlikî.

[25] Mahmûd b. Sadruşşerîa el-Evvel el-Mahbûbî el-Buhârî.

[26] Vikâyetu’r-Rivâye fi Mesâili’l-Hidâye mezheb içerisinde hüsnü kabul görmüş ve birçok âlim tarafından şerh edilmiş muhtasar bir kitaptır.

[27] Hâfizuddîn Abdullâh b. Ahmed b. Mahmûd en-Nesefî. İslami ilimlerin birçok alanında çeşitli eserler vermiş olan meşhur Hanefî âlimi.


Posted

in

by

Tags:

Comments

Yorum