Tenzih İlkesi Bağlamında İsbât ve Tecsim Sorunu:  İbn Teymiyye’nin Cisim ve Cihet Anlayışının Tenkidi

Tenzih İlkesi Bağlamında İsbât ve Tecsim Sorunu: İbn Teymiyye’nin Cisim ve Cihet Anlayışının Tenkidi

İslam akîdesinin temel taşı, Allah Teâlâ’yı yaratılmışlara özgü niteliklerden ve her türlü noksanlıktan arındırmayı ifade eden tenzih ilkesidir. Kuran-ı Kerîm bu ilkeyi, {لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ} “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur” [Şûrâ, 42/11] ayetiyle en kesin ve kuşatıcı şekilde ortaya koymuştur. Bununla birlikte İslâm düşünce tarihinde, İbn Teymiyye gibi bazı âlimlerin, nasların zahirine bağlılık iddiasıyla, Allah’ın zatı hakkında cisim, cihet ve tahayyüz (yer kaplama) gibi yaratılmışlara ait tasavvurları açık biçimde dışlamayan bir dil kullandıkları görülmektedir. Bu kısa çalışmada, söz konusu yaklaşımın Ehl-i Sünnet ve özellikle Hanefî-Mâtürîdî akidesi açısından tutarsızlığını kavram ve usul düzleminde ele almayı amaçladık.

Kavramsal Karmaşa: Cisim ve Araz Problemi

İbn Teymiyye, Allah’ın “cisim olmadığına” dair naslarda sarih bir ifade bulunmadığını ileri sürerek kelâmcıların nefiy (olumsuzlama) yöntemini şu sözlerle eleştirir:

“وليس في كتاب الله، ولا سنة رسوله، ولا قول أحد من سلف الأمة وأئمتها أنه ليس بجسم، ولا أن صفاته ليست أعراضاً، ولا أنه ليس في جهة.”
“Ne Allah’ın kitabında, ne Resulünün sünnetinde, ne de ümmetin selefi ve imamlarından birinin sözünde; O’nun (Allah’ın) bir cisim olmadığına, sıfatlarının araz olmadığına ve O’nun bir yönde (cihette) olmadığına dair bir ifade vardır.” [Bk. Beyânu Telbîsi’l-Cehmiyye, 4/388]

Oysa akıl ile nakil arasında bir çelişki değil, zorunlu bir bütünlük vardır. Kurân’da yer alan “O’nun benzeri yoktur” genel ilkesi, Allah’ı mahlukatın en temel özelliği olan cismiyetten tenzih etmek için yeterli ve kapsayıcı bir küllî kâidedir. Ehl-i Sünnet’e göre cisim; parçalardan oluşan, hacim sahibi olan ve mekanda yer kaplayan varlıktır. Allah Teâlâ hakkında cisim veya araz gibi kavramların kullanılmaması bir eksiklik değil, bilakis tenzihin zorunlu bir sonucudur. İmam Tahâvî’nin şu ifadesi bu noktayı açık biçimde ortaya koyar:

“وَتَعَالَى عَنِ الْحُدُودِ وَالْغَايَاتِ وَالْأَرْكَانِ وَالْأَعْضَاءِ وَالْأَدَواتِ، لَا تَحْوِيهِ الْجِهَاتُ السِّتُّ كَسَائِرِ الْمُبْتَدِعَاتِ”
“Allah; sınırlandırmalardan (hudûd), gayelerden, rükünlerden, uzuvlardan (a’dâ) ve araçlardan (edevât) münezzehtir. Diğer sonradan yaratılanların aksine, O’nu altı cihet kuşatmaz.” [Bk. Akîdetü’t-Tahâviyye, s. 45]

Bu beyan, Allah hakkında cismiyetin nefyedilmemesinin, O’nu parçalara, sınırlara ve mekânsal kuşatılmışlığa mahkûm etmek anlamına geleceğini göstermektedir. Bu ise {لا تُدْرِكُهُ الأَبْصَار} “Gözler O’nu idrak edemez” [En‘âm, 6/103] ayetiyle açıkça çelişir.

Tahayyüz ve Cihet Sorunu: Yaratılmış Mantığının İlâhî Alana Taşınması

İbn Teymiyye, varlığı zorunlu olarak mekânsal bir düzleme indirgeyen mantıksal kurgusunu şöyle ifade etmektedir:

“فكل موجود إما أن يكون قائماً بنفسه، أو قائماً بغيره… وإذا كان قائماً بنفسه، فإما أن يكون منحازاً عن غيره، أو غير منحاز…” “
Her varlık ya kendisiyle kâimdir (cevher/cisimdir) ya da başkasıyla kâimdir (arazdır)… Eğer kendisiyle kâim ise, ya diğer varlıklardan (mekânsal olarak) ayrıdır/kopuktur (münhâz) ya da değildir…” [Bk. Derü teâruzu’l-akl ve’n-nakl, 3/366]

Bu taksim, bütünüyle yaratılmışlar âlemine ait bir ontolojik şemadır. Bu tasnife göre var olmak, zorunlu olarak bir yönde bulunmayı ve başkalarından hacimsel olarak ayrışmayı gerektirir. Ehl-i Sünnet âlimlerine göre Allah Teâlâ için cihet tayini, O’nu mekanın içine hapsetmek anlamına gelir. Oysa mekân sonradan yaratılmıştır (hâdistir). Mekan yokken var olan Allah’ın, mekanı yarattıktan sonra ona muhtaç hâle gelmesi veya onun içinde konumlanması aklen muhaldir. Bu husus, Hz. Peygamber’in (sallellâhu aleyhi ve sellem) şu hadisiyle de sabittir: “Allah vardı ve O’nunla beraber hiçbir şey yoktu.” [Buhârî, Bedʾü’l-Halk, 1]. Eğer Allah için bir yön veya sınır kabul edilirse, bu O’nun sonlu olduğu sonucunu doğurur. Oysa sonlu olan her varlık, kendisini sınırlayan bir şeye muhtaçtır ki bu, ilâhî kemâl ile bağdaşmaz.

Selef Anlayışı ve Nasların Yanlış Okunması

İbn Teymiyye’nin, “Selef bu terimleri kullanmamıştır” iddiası, lafız–mana ayrımının göz ardı edilmesine dayalı bir yanıltmadır. Selef bu terimleri kullanmamış olsa da, bu terimlerin ifade ettiği teşbih ve tecsim manalarını kesin biçimde reddetmiştir. Nitekim İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe, el-Fıkhu’l-Ekber’de şöyle der: “Allah şeydir; ancak diğer şeyler gibi değildir… O’nun el, yüz ve nefis gibi sıfatları Kur’ân’da geçtiği şekliyle sabittir; fakat bunlar keyfiyetsizdir, uzuv değildir.”
Tahâvî’nin de belirttiği üzere, Allah’ı yönler ve organlarla nitelemek bidatçı bir tutumdur. Zira yön tayini, Allah’ı mekâna muhtaç kılar. Bu ise {الصَّمَد} [İhlâs, 112/2] ve {إِنَّ اللَّهَ لَغَنِيٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ} [Ankebût, 29/6] ayetleriyle açıkça çelişir.

Sonuç

İbn Teymiyye’nin varlık anlayışı, yaratılmışlara (insanlara, eşyalara) özgü olan “var olma şartlarını ve özelliklerini”, bu özelliklerden tamamen uzak olan Yaratıcı (Allah) için de geçerli sayma hatasına dayanmaktadır. Bu yaklaşım, kelâm usûlünde reddedilen “şâhidin gâibe kıyası” problemine düşmektedir. Ehl-i Sünnet’in merkezî çizgisini temsil eden Hanefî-Mâtürîdîlik ise, Allah Teâlâ’yı cismiyet, arazlık, tahayyüz ve cihet gibi yaratılmışlara özgü tüm niteliklerden tenzih ederken; naslarda sabit olan sıfatları da teşbihe düşmeden ispat eder. İmam Tahâvî’nin akîdesi, İbn Teymiyye’nin iddia ettiği gibi “delilsiz bir nefiy” değil, bilakis tevhidin özü olan bilinçli ve temellendirilmiş bir tenzih anlayışıdır. En doğrusunu Allah bilir.

Yorumlar

Henüz kimse yorum yapmadı. Fikir alışverişini sen başlatmak ister misin?

Bir yanıt yazın