Mevlid meclisleri üç kategoriye ayrılmakta olup, her birinin şer‘î hükmü farklıdır.
Birinci Kategori
Birinci meclis türü; ibâha (mubahlık) veya kerahet unsurları da dâhil olmak üzere, örfî ve mütedavil kayıtlardan tamamen âri olan, yani her türlü gayrişer‘î şarttan tecrid edilmiş toplantılardır. Örneğin, hususi bir davet ve ekstra bir külfet olmaksızın, bir vesileyle veya mubah bir mecliste tevafuken bir araya gelen kimselere; bir eserden okunmak ya da hitabet yoluyla, Kâinatın Efendisi ve Âdem Aleyhisselâm’ın iftihar vesilesi olan Yüce Peygamberimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) vilâdet-i şerifeleri, şemâili, ahlâkı, mucizeleri ve fezâili muteber kaynaklara istinaden nakledilir.
Bu aktarım esnasında, emr-i bi’l-maruf yapmak veya dinî hükümleri açıklamak gerektiğinde tereddütsüzce bu hususlara girilmesi ya da esasen bir dinî vaazı dinlemek üzere toplanılmışken bu mübarek hadiselerin ve fezâilin anlatılması durumunda; bahsi geçen mevlid merasimi hiçbir itiraza mahal olmaksızın caizdir. Hatta sünnet ve müstahab bir ameliye hükmündedir.
Nitekim Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de kendi ahval ve fezâilini bu nevi bir usulle beyan buyurmuş, sonrasında Ashâb-ı Kirâm (rıdvânullâhi aleyhim ecmaîn) aynı yolu izlemiştir. Bu ilmî ve rivayet zinciri, Allah Teâlâ’nın lütfuyla günümüz muhaddisleri eliyle devam etmekte olup kıyamete kadar da sürecektir.
İkinci Kategori
İkinci meclis türü; mahiyeti itibarıyla çirkin, mazarratlı ve günah olan gayrişer‘î şart ve kayıtları ihtiva eden toplantılardır. Örneğin; aslı astarı olmayan uydurma rivayetlerin aktarılması, hoş edalı ve tatlı sesli genç erkek çocuklarına ilahiler okutulması, organizasyon için rüşvet yahut faiz gibi haram yollardan elde edilmiş malların harcanması; aydınlatma, halı ve mekân süslemelerinde israfa kaçılarak lüzumsuz harcamalar yapılması; cemaatle namaz veya dini bir ders için bile gösterilmeyen fevkalade bir gayretin bu toplantıları düzenlemek için sarf edilmesi; nazım veya nesir yoluyla Cenâb-ı Hakk’ın yahut peygamberlerin (aleyhimüsselâm) şanına sarihan veya ima yoluyla edepsizlik ve hürmetsizlik edilmesi; bu meclise katılmak sebebiyle namazın cemaatle kılınmasının yahut büsbütün fevt edilmesinin neticelenmesi veya vaktin sıkışarak namazın kazaya kalma ihtimalinin kuvvetlenmesi; tertip komitesinin gösteriş ve şöhret arzusuyla hareket etmesi; Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mecliste “hâzır ve nâzır” olduğuna inanılması yahut bunlara benzer diğer haram fiillerin irtikâp edilmesidir. İşbu meclis türü, avam ve cahil halk arasında yaygın olan, Şeriât-ı Garrâ bakımından kesinlikle caiz görülmeyen ve haram sayılan merasimlerdir.
Nitekim Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Kim benim üzerimden yalan söylerse cehennemdeki yerine hazırlansın.” Hz. Hafsa bint Âsım’dan (radıyallâhu anhâ) merfû olarak nakledilen bir diğer hadis-i şerifte ise şöyle buyrulmuştur: “Kişiye yalan olarak her duyduğunu aktarması yeter.” (Müslim). Bu nasslardan anlaşılmaktadır ki, rivayet naklinde azami dikkat ve itina elzemdir. İlim ve tahkikten yoksun şekilde hadis nakletmek günah olduğu gibi, bilhassa bir fiili Resûlullah’a (sallallâhu aleyhi ve sellem) hilaf-ı hakikat olarak isnad etmek büyük bir vebaldir.
Hz. Câbir’den (radıyallâhu anh) mürsel olarak nakledildiğine göre Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Müzik, suyun otu büyüttüğü gibi kalpte nifakı büyütür.” (Sünen-i Beyhakî). Bu rivayet; bilhassa cazip sesli kimselerin terennümünde olduğu gibi, fitne ihtimalinin bulunduğu durumlarda mûsikî ve teganninin mezmum olduğuna delalet eder.
Hz. Ebû Hüreyre’den (radıyallâhu anh) rivayet edildiğine göre Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz Allah Teâlâ tayyibdir (paktır), ancak tayyib olanı kabul eder. Allah, peygamberlerine neyi emrettiyse müminlere de onu emretmiştir.” Nitekim Cenâb-ı Hak: “Ey peygamberler! Temiz olan şeylerden yeyin ve salih amel işleyin” (Mü’minûn, 23/51) ve “Ey iman edenler! Size rızık olarak verdiklerimizin temiz olanlarından yeyin” (Bakara, 2/172) buyurmuştur. Müteakiben Efendimiz (s.a.v.); uzun yolculuklar yapmış, saçı başı dağılmış, toz toprak içinde kalmış bir halde ellerini semaya kaldırıp “Yâ Rabbî! Yâ Rabbî!” diye dua eden, fakat yediği haram, içtiği haram, giydiği haram ve haramla beslenmiş bir adamı zikrederek: “Böylesinin duası nasıl kabul edilsin?” buyurmuştur (Müslim). Bu hadis-i şerif göstermektedir ki, ibadette ihlas ne derece yüksek olursa olsun, haram kazanç yapılan ameli hükümsüz kılar. Kaldı ki gayrimeşru malı harcamanın vebali ayrıca sabittir.
Kur’ân-ı Kerîm’de Cenâb-ı Hak: “İsraf etmeyin” (A’râf, 7/31) ve “Şüphesiz israfçılar şeytanların kardeşleridir; şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür” (İsrâ, 17/27) buyurmaktadır. Aydınlatma veya diğer formaliteler adı altında meşru bir gayeye dayanmayan her türlü harcama bu israf ve tebzir kapsamındadır.
Haram giyim ve gayrişer‘î kılık kıyafet hususundaki hadis-i şerifler [Islâhu’r-Rusûm adlı eserin] birinci faslında zikredildiğinden burada iadesine lüzum görülmemiştir.
Hz. Huzeyfe’den (radıyallâhu anh) rivayet edildiğine göre Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, ya iyiliği emreder ve kötülükten nehyedersiniz ya da Allah üzerinize katından bir azap gönderir; sonra O’na dua edersiniz de duanız kabul olunmaz.” (Tirmizî)
İmam Ahmed (rahimehullâh), Hz. Hasan’dan (radıyallâhu anh) şöyle nakleder: “Osmân b. Ebi’l-Âs (radıyallâhu anh) bir sünnet merasimine davet edildi fakat icabet etmedi. Sebebi sorulduğunda: ‘Biz Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) zamanında sünnet merasimlerine gitmez ve davet edilmezdik’ yanıtını verdi.” (Musned, 4/217). Bu eserden anlaşılan odur ki, Sünnet’te aslı bulunmayan bir merasim için hususi davetler tertip etmek Ashâb-ı Kirâm tarafından hoş karşılanmamış ve bu tür davetlere icabetten imtina edilmiştir.
Buradan hareketle, hususi davetlerin fevkalade bir külfet ve ihtimama delalet ettiği açıktır. Şeriatın hususi bir önem atfetmediği bir hususta fevkalade gayret göstermek, dinde ihdas (bid’at) niteliği taşır. Nitekim Hz. Abdullah b. Ömer (radıyallâhu anhümâ), camide kuşluk (duhâ) namazı için toplanan insanları gördüğünde bunu bid’at olarak nitelendirmiştir. Fakihlerin, nafile namazların cemaatle kılınmasını kerahetle değerlendirmeleri de bu esasa dayanır.
Allah Teâlâ’ya, peygamberlere yahut meleklere hürmetsizlik etmenin küfür ve mezmum olduğu hususunda izaha hacet yoktur; zira hiçbir Müslüman bu hakikati inkar edemez. Buna rağmen birçok cahil şair bu tür hezeyanlara tevessül etmektedir. Bu kabil şiirlerin nazmı caiz olmadığı gibi, okunması ve dinlenmesi de haramdır.
Aynı şekilde, cemaati terk etmenin veya vakti zayi etmenin meşru olmadığı ortadadır; nitekim günaha vasıta olan şey (zerîa) kendisi de günahtır. Yatsı namazından sonra dünyevi sohbetlerin nehyedildiğine dair hadis-i şerifler buna delildir. Şârihler bu nehyin illetini; teheccüd veya sabah namazının fevt edilmesine sebebiyet verme ihtimaliyle açıklamışlardır.
Keza, riya ve gösterişin haramlığı herkesçe malumdur; zira harama götüren yol da haramdır. Hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: “Kim dünyada şöhret elbisesi giyerse, Allah ona kıyamet gününde zillet elbisesi giydirir.” (Ebû Dâvûd). Bir diğer hadis-i şerifte ise Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “Riyanın azı dahi şirk sayılır” buyurmuştur (İbn Mâce).
Hâzır ve nâzır oluş (ilahi ihatacılık), ilim ve kudret sıfatlarına tabidir. Allah Teâlâ’nın ilmi ve kudreti kâmil olduğundan, O her an ve her mekânda hâzır ve nâzırdır. Eğer Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), sair anbiya yahut evliya hakkında bu durum -birtakım cahil kimselerin zannettiği gibi- zatî bir ilim ve kudretin mevcudiyeti esasına dayandırılırsa bu durum şirktir. Hz. Peygamber’e izafe edilen bu vasıf Allah Teâlâ’nınkinden daha alt seviyede görülse dahi hüküm değişmez; zira câhiliye Araplarının şirke düştükleri ve kendi ilahlarını Cenâb-ı Hak ile tamamen eşit tutmadıkları Kur’ân-ı Kerîm nasslarıyla sabittir.
Şayet Allah Teâlâ’nın bildirmesi ve izniyle bunun vaki olduğuna inanılıyorsa, bu inanç şirk sayılmasa da Şeriat’ta dayanağı bulunmadığı için şüphesiz günahtır. Zira yalanın haramlığı aşikârdır. Yalan dille ifade edildiği gibi kalpte de teşekkül eder; zira kaynağı kalptir. Sadece bir iç ameli olan suizan dahi bu kabildendir. Nitekim Cenâb-ı Hak: “Ey iman edenler! Zannın çoğundan sakının; zira zannın bir kısmı günahtır” (Hucurât, 49/12) buyurmuş; Ebû Hüreyre’den (r.a.) nakledilen hadiste de Resûlullah (s.a.v.): “Zandan sakının; zira zan, sözlerin en yalan olanıdır” buyurmuştur (Buhârî).
Hâsılı kelâm, bahsi geçen gayrişer‘î fiiller sebebiyle bu nevi mevlid meclisleri de gayrimeşru bir hal almaktadır. Bu toplantılara iştirak etmek de doğru değildir. Günümüzde icra edilen merasimlerin çoğu bu niteliktedir. Mezkûr haramların tamamı bulunmasa bile, en azından bir kısmının varlığı neredeyse kesindir. Bir meclisin gayrimeşru sayılması için ise tek bir haram unsurun varlığı dahi kâfidir.
Üçüncü Kategori
Bu kategori; ne birinci türdeki tam serbestiyet ve kayıtsızlığı ihtiva eden ne de ikinci türdeki gayrimeşru şart ve mahzurları barındıran meclislerdir. Bu meclisler birtakım kayıtlara tâbi olmakla birlikte, bu kayıtlar mahiyeti itibarıyla helal ve mubah niteliktedir. Sahih ve muteber rivayetlerin aktarılması; emanet ve takva sahibi bir hatibin bulunması; gayrimeşru arzuları tahrik edecek unsurların bulunmaması; organizasyonda helal ve tayyib malın harcanması; mekân süslemelerinin israf hududuna varmaması; katılanların Şeriat’a uygun bir kisvede bulunması, şayet tevafuken Şeriat’a aykırı giyinmiş bir kimse gelmişse hatibin yetkisi dâhilinde emr-i bi’l-marufu terk etmeyip duruma göre diğer mühim dinî hükümleri de tebliğ etmesi; şiir okunacaksa mûsikîden âri olması; muhtevanın Şeriat hudutlarını aşmaması; insanları davet ve bilgilendirmede mübalağaya kaçılmaması; bu meclise katılım sebebiyle hiçbir farz ibadetin edasına engel olunmaması; organizatörün niyetinin ihlaslı olması, yani merasimi sırf teberrük ve Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) sevgisiyle tertip etmesi; şayet nidâ sîgası (hitap cümleleri) kullanılacaksa, cemaatin anlayış bakımından eksik olmadığına ve Peygamber Efendimiz’i (s.a.v.) “hâzır-nâzır” yahut “âlimü’l-gayb” zannetmeyeceklerine dair kat‘î bir itminan ve güçlü karinelerin bulunması bu meclisin vasıflarındandır.
Şayet meclis diğer bütün mefsedetlerden arınmış olmakla birlikte; esasen haram niteliği taşımayan tatlı ikramı, kıyam, halı döşeme, minber kurulması, buhur yakılması ve benzeri unsurları ihtiva ediyorsa, bu tür toplantılar ancak son derece müttakî kimselere münhasır olan ve belki de pek nadir vuku bulan meclislerdir. Dolayısıyla bu kategori; ne birinci tür gibi mutlak manada caiz, ne de ikinci tür gibi mutlak manada gayrimeşrudur.
Bunun cevazı hususunda birtakım ayrıntılar mevcut olup, takiben zikr olunacaktır. Ancak bu tafsilata geçilmeden önce, müteakip meselelerin anlaşılmasına yardımcı olacak bazı fıkıh usulü kaidelerini zikretmekte fayda vardır.
Birinci Kaide
Aslen lüzumlu olmayan bir ameli akîdede zaruri ve kesin görmek yahut onun üzerinde, farz veya vacip ibadetlere gösterilen gayrete eşdeğer yahut ondan daha fazla bir ısrarla müdevamet göstermek, öyle ki o ameli terk etmeyi mezmum, terk edeni de levme müstahak saymak, şer‘an yasaktır. Zira bu durum, Şeriat’ın koyduğu hükümleri tahrif etmek anlamına gelir. Taayyün, takyid, tahsis, iltizam, tahdid ve benzeri ıstılahlar, bu temel kaide ve meselenin farklı tezahürleridir. Nitekim Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’de, Allah’ın koyduğu hudutları aşanların zalimlerin ta kendileri olduğunu beyan buyurmuştur.
Hz. Abdullah b. Mes‘ûd (radıyallâhu anh) şöyle buyurmuştur: “Sizden kimse, namazı bitirince sadece sağ tarafından dönüp kalkmayı üzerine vacip görerek şeytana kendinden bir pay ayırmasın; zira ben Resûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) çok kere sol tarafından döndüğünü gördüm.” (Buhârî). Mişkâtü’l-Mesâbîh şârihi et-Tîbî, bu hadis-i şeriften hareketle şu neticeye varmıştır: Her kim müstahab bir hususta aşırı ısrar gösterir ve ruhsat yoluna (yani zıddıyla amel etmeye) hiç başvurmayarak o ameli azimet derecesinde bir zorunluluk sayarsa, şeytan o kimseyi saptırmaktan nasibini almış demektir. Hâl böyleyken, bir bid’at yahut münker fiilde (yani gayrimeşru bir akîde veya amelde) ısrar eden kimsenin durumu varın siz kıyas edin!
Mecma‘ müellifi de bu hadisten hareketle; mendub bir amelin, mertebesini aşacağı endişesiyle kimi zaman mekruh hale gelebileceğinin anlaşıldığını belirtmiştir. Nitekim Hanefî fakihlerinin, namazda muayyen sûrelerin sürekli okunmasını (tahsisini) -ister itikadî ister amelî bir iltizamla olsun- mekruh saymaları bu esasa dayanır. Bu husus Fethu’l-Kadîr’de açıkça zikredilmiştir. Hz. Ebû Hüreyre’den (radıyallâhu anh) rivayet edildiğine göre Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Diğer geceler arasından cuma gecesini ibadete, diğer günler arasından cuma gününü oruca tahsis etmeyin; ancak birinizin tutageldiği oruca denk gelmesi müstesnadır.” (Müslim)
İkinci Kaide
Mubah, hatta müstahab olan bir amel dahi, kendisine gayrimeşru bir unsurun iktiran etmesi sebebiyle memnu ve haram hale gelir. Mesela, davet edildiği bir düğün yemeğine (velîmeye) icabet etmek müstahab, hatta sünnettir; ancak o mecliste haram bir fiilin işlenmesi durumunda oraya gitmek memnu kılınır. Nitekim bu husus hadis-i şeriflerde ve el-Hidâye gibi muteber fıkıh kitaplarında sarihan zikredilmiştir. Keza, nafile namaz kılmak müstahab bir ibadet olmakla birlikte, kerahet vakitlerinde eda edilmesi memnu ve günahtır. Buradan anlaşılmaktadır ki meşru bir amel, gayrimeşru bir unsurla iltisakı ve irtibatı sebebiyle gayrimeşru bir vasıf kazanır.
Üçüncü Kaide
Havas kimselere mahsus olan ve aslen lüzum taşımayan bir amelin, avamın akîdesinde bir fesada yahut sakatlığa yol açması durumunda; Din kardeşlerini zarardan muhafaza etmek vacip olduğundan, işbu fiil o kimseler için de mekruh ve memnu hale gelir. Bu takdirde havassın üzerine düşen vazife, mezkûr ameli terk etmektir.
Nitekim hadis-i şerifte nakledildiğine göre Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem), Hatîm kısmını Kâbe-i Muazzama dâhilinde yeniden inşa etmeyi irade buyurmuştu. Ancak İslâm’a yeni girmiş olan kimselerin itikadında bir sarsıntı yahut kalplerinde bir istikrah meydana gelebileceğinden ve Hatîm’i bina dâhilinde birleştirmenin amelen zaruri bir nitelik taşımamasından dolayı; Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu fikrinden vazgeçmiş ve gerekçesini açıkça ifade buyurmuştur. Hatîm’i Kâbe’ye katmak mahiyeti itibarıyla güzel bir amel olduğu halde, avama yönelecek bir zararı defetmek maksadıyla bu güzel ameli terk etmiştir.
Sünen-i İbn Mâce’de geçen bir rivayette; vefat eden kimsenin hanesine ilk gün yemek göndermek esasen sünnet iken, insanların bunu zamanla örfî ve bir külfet unsuru haline getirmeleri üzerine bu uygulamanın terk edildiği ve menedildiği zikredilmektedir. Buradan açıkça görülmektedir ki avamın itikadını ve anlayışını muhafaza etmek adına havas dahi bu ameli terk etmiştir.
Keza şükür secdesi yapmak hadis-i şeriflere göre mubah bir amel olmakla birlikte, Allâme İbn Âbidîn eş-Şâmî’nin (rahimehullâh) belirttiği üzere Hanefî fakihleri; avam kesiminin bunu matlub bir sünnet zannetmesi tehlikesine binaen mekruh saymışlardır. el-Fetâvâ el-Hindiyye’de (Âlemgîriyye) belirtildiğine göre; namazlardan sonra şükür secdesi yapılması, cahil halkın bunu sünnet veya vacip addedeceği gerekçesiyle mekruhtur. Bu konuma gelen her mubah fiil mekruh hükmünü alır. Lakin mezkûr amel Şeriat’ça zaruri bir esasa dayanıyorsa tamamen terk edilmez; aksine ona arız olan müfsid unsurlar ıslah edilir.
Misal olarak; bir cenazeyi teşyi etmek (arkasından yürümek), o esnada ağıt yakan bir kadının varlığı gibi mekruh bir unsurun bulunması sebebiyle terk edilmez; aksine o ağıt menedilir. Zira cenaze teşyii dinde zaruri ve sabit bir vazifedir; arızî bir kerahet sebebiyle ıskat olunmaz. Mücerret bir düğün davetine icabet etmek ise böylesi gayrişer‘î bir unsur fark edildiğinde reddedilir; zira o davete katılmak dinde zaruri bir nitelik taşımamaktadır. Allâme İbn Âbidîn eş-Şâmî de bu iki husus arasındaki farkı mezkûr kaide çerçevesinde tafsil etmiştir.
Dördüncü Kaide
Arızî kerahet ihtiva eden bir amele dair müftilerin sadır ettiği fetvalar; zaman ve mekânın değişmesi yahut müftülerin gözlemi ve tecrübelerinin farklılığı sebebiyle değişiklik gösterebilir. Yani bir amelin, kerahet illeti henüz tahakkuk etmediği bir zamanda caiz görülmesi; müteakip bir zamanda ise aynı illetin vuku bulması sebebiyle menedilmesi mümkündür. Keza mezkûr mefhumlara binaen, bir beldede cevaz verilen bir hususun başka bir beldede yasak kılınması da muhtemeldir.
Aynı şekilde, bir müftünün ameli ihata eden avamın fesad ve bidatlerinden haberdar olmaksızın bir fiile cevaz vermesi; bir diğer müftünün ise gözlem ve tecrübelerine dayanarak avamın mezkûr fiile karıştırdığı sakatlıkları bilmesi sebebiyle o ameli menetmesi mümkündür. Hakikatte bu ihtilaf zahirî olup hakiki değildir. Nitekim hadis ve fıkıh külliyatında bunun pek çok emsali mevcuttur.
Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) kadınların namaz için mescide gelmelerine ruhsat buyurmuştu; zira o dönemde bir fitne ihtimali bahis konusu değildi. Ancak Ashâb-ı Kirâm (radıyallâhu anhüm) ahvalin tebeddül ettiğini müşahede edince bu durumu menettiler. Nitekim İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe (rahimehullâh) ile İmâmeyn (İmam Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed) arasındaki ihtilafların pek çoğu da bu nevidendir.
Beşinci Kaide
Gayrimeşru bir amel birtakım menfaatler sağlasa bile, bu menfaatlerin elde edilmesi Şeriat açısından zaruri değilse yahut bu menfaatleri tahsil etmenin başka meşru yolları mevcutsa, sırf o faydaları temin etmek maksadıyla işbu amelin işlenmesi yahut söz konusu faydalar gözetilerek avamın bu fiilden menedilmemesi caiz değildir. Halis niyet ile işlenen mubah bir fiil ibadete dönüşür; fakat günah ve masiyet (harama müteallik fiil), içinde binlerce fayda barındırsa dahi asla mubah hale gelmez. Böylesi bir ameli işlemek helal olmadığı gibi, ona sükût etmek de caiz değildir. Bu kaide gayet açık ve bedihîdir.
Misal olarak; bir kimsenin, topladığı malları fakir ve muhtaçlara dağıtmak niyetiyle başkalarının malını gasp etmesi yahut insanlara zulmetmesi gösterilebilir. Bu tür bir zorbalık ve haksızlık, neticesinde yüz binlerle ifade edilen faydaların tahsili ümit edilse dahi asla meşru sayılamaz.
Bu mukaddime ve kaideler vuzuha erdiğine göre, üçüncü kategoriye giren mevlid merasimlerinin cevaz yahut hürmetine dair bahse girelim.
Hâtime ve Netice
Üçüncü kategoride zikredilen tahsis ve kayıtlar mahiyeti itibarıyla mubah olduğundan, zatlarında bir fesat bulunmamaktadır. Dolayısıyla bu amellerden yahut vukûatından dolayı mezkûr meclis mutlak surette gayrimeşru ve haram addolunamaz. Zira bu tür hususlar, kendilerine müfsid bir unsur arız olmadığı müddetçe asli mubahlık üzere kalırlar. Nitekim bu hüküm, İkinci Kaide’den açıkça anlaşılmaktadır.
Lakin günümüzde söz konusu cevazdan bir fesadın neşet edip etmediğine bakmak icap eder. Şayet mezkûr serbestiyetten bir fesat doğduğu müşahede ediliyorsa, bu meclisin de gayrimeşru ve memnu sayılması iktiza eder. Bu hususun bilgisi, hiçbir engele takılmaksızın sırf müşahede ve tecrübe yoluyla elde edilebilir; bu noktada mücerret aklî bürhanlara hacet yoktur.
Uzun yıllara dayanan tecrübelere binaen ifade etmek gerekir ki; avam halkın ezici çoğunluğu, hatta neredeyse tamamı, bu gayrimeşru kayıtları (yani hususi merasim unsurlarını) meclis için zaruri ve lüzumlu birer esas olarak görmekte; adeta dinin asli birer ameliymişçesine bunlara riayet etmektedirler. Hatta bunlara, farz ve vacip ibadetlerden çok daha fazla ehemmiyet vermektedirler. Nitekim cuma veya cemaat namazlarına gösterilmeyen fevkalade gayret ve ihtimam, bu hususların tatbikinde sergilenmektedir. Bu kayıtların terk edilmesinden duyulan rahatsızlık, farz ve vaciplerin terk edilmesinden duyulan rahatsızlıkla kıyas kabul etmez. Aksine bunlardan taviz vermek imkânsız görülmekte; icabet etmeyen kimse bir tarafa, bu kayıtları terk eden bir kimse dahi tahkir edilip hadsizce lanetlenmektedir. Muhatapları kâfirlere, bid’atçılara veya günahkârlara dahi göstermedikleri tepkiyi ve sözlü tacizleri bu kimselere yöneltmektedirler.
Avam tabakası meseleyi itikat ve amelde bu raddeye getirip, mezkûr hususların mertebesini farz ve vaciplerin üzerine çıkardığı zaman; bu iltizam ve ısrar sebebiyle söz konusu ameller şüphesiz memnu hale gelir. Bu husus Birinci Kaide ile sabittir.
Madem ki bu ameller memnu hale gelmiştir; şayet bir mecliste yer alırlarsa o meclis de gayrimeşru ve haram olur. Bu durum İkinci Kaide’de izah edilmiştir. Mecliste bu sakat itikatları taşımayan, mezkûr amelleri zaruri görmeyen yahut terk edeni levmetmeyen ilim sahibi bir kimsenin bulunması dahi hükmü değiştirmez. Zamanımızda böylesi vasıfta kimselere pek rastlanmasa da, faraza böyle bir zat meclise katılsa, kendi itikadını ve amelini fesattan korumuş sayılsa dahi; bidat ve fesat ebinin amellerine destek verip onları takviye ettiği için, onların bu mekruh amelini desteklemekten ve yaygınlaştırmaktan nasıl beri kılınabilir? Bu husus da Üçüncü Kaide’de müzakere edilmiştir.
Hâsılı kelâm; avamın mevcut ahvali göz önüne alındığında bu ihtimal pek uzak görülse de, yukarıda zikredilen mefsedetlerin bulunmadığı bir mekân ve zamanda mezkûr merasime cevaz verilebilir. Ancak bu durumda dahi, söz konusu kayıtların itikaden zaruri görülmediği gibi fiilen de lüzumsuz olduğunun, amelen defatle izhar edilmesi elzemdir.
Mesela; kimi zaman tatlı dağıtılması, kimi zaman fakirlere gizlice nakit, erzak yahut giyisi verilmesi, bazen de imkânsızlıktan yahut sırf Şeriat’ın ruhsatıyla amel etmek maksadıyla gelenlere hiçbir şey ikram edilmemesi icap eder. Keza vaaz esnasında Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek şemail ve fezaili zikredilirken muhabbet ve hissiyat galip gelirse ayağa kalkılabilir. Lakin bunun için muayyen bir anın tahsis edilmesine mahal yoktur. Hissiyatın galip geldiği vakitte vaazın başında, ortasında yahut sonunda; bir, iki veya dört defa olması fark etmeksizin bu fiil icra edilebilir.
Bu cezb ve galebe hali bulunmadığı takdirde oturmaya devam edilmeli; hatta kimi zaman bu his mevcut olsa dahi nefis bastırılarak oturmaya gayret gösterilmelidir. Bu kıyam fiili sırf mevlid meclisine münhasır kılınmamalı; sair zamanlarda da Hz. Peygamber’in (s.a.v.) adı anıldığında benzer bir hissiyat galebe çalarsa zaman zaman ayağa kalkılmalıdır.
Kıyas yoluyla; mubah olan diğer kayıtlar da bu nevi bir serbestiyetle tatbik edilecek olursa, her ne kadar bu tarz bir meclis Selef-i Sâlihîn’den nakledilmemiş olsa da, Şeriat’ın usulüne aykırı düşmediği için memnu sayılmaz. Üçüncü kategoriye giren meclislerin fetva bakımından şer‘î hükmü bundan ibarettir.
Ancak dinin intizamını ve salahını muhafaza etmek (sedd-i zerîa) niyetine binaen, bu hususta perhizkâr davranmak (sakınmak) elzemdir. Zira bu merasimler dinin zaruratından olmadığı gibi, dinin hiçbir asli rüknü de bunlara bağlı değildir. Mubah olan bu tür toplantılar; cehaletin günden güne artmasına paralel olarak, geçmişte de günümüzdekine benzer fesat ve sakatlıklara yol açmıştır. Bu sebeple takvaya yakışan, bundan istinkâf etmektir (uzak durmaktır).
En doğrusunu Allah Teâlâ bilir; O’nun ilmi kâmildir ve O Hikmet Sahibi’dir (Hakîm’dir).
(Islâhu’r-Rusûm, 3. Kısım, 1. Bap, s. 107-118, Dar al-Isha’at, Karachi)
